Edirne’ye seferimiz var..

Basında Edirne

Edirne yollarına düşerken fikrim elifi elifine buydu.. Yolu da sorup öğrenmiştim.. İstanbul’dan çıkıp TEM otoyoluna giriyorsun, 220 kilometre sonra Edirne gişelerine paranı ödüyorsun..

Otobanın İstanbul çıkışından sonraki ilk altmış kilometresi işkence.. Üç veya dört şeritli olması gereken bu otobanı vakti zamanında devletten beslendiği için zihnine kan gitmeyen bir bürokrat berbat etmiş..

“Tasarruftur, iyi olur..” deyip otobanın en gerekli kısmını iki şerit tutmuş.. Yazlıkları geçip de yol tenhalaştı mı üç şeride çıkıyor.. Yani en lüzumlu yerde şişe ağzı gibi daralıyor, yol tenhalaştığı zaman otoban genişliyor..

İşte Avrupa Birliği’nde ısrarlı Türk’ün bir başka mucizesi..

***

Rahmetli Özal da yol bitip hizmete girdiğinde benim gibi sevinmiş.. Otobana meraklı.. “Koy bakalım bir kaset Semra Hanım.. Neşemizi bulalım..” diyecek kadar da otomobil kullanmasını seviyor..

Otobanın bu iki şeride düşen daralması fena canını sıkmış.. O bürokratın zaten Adapazarı yakınından geçen otobanda da böyle bir sabıkası var.. Başbakan kendine “marifet yapmış gibi” brifing veren adamın ümüğünü sıkmamak için özünü zor tutmuş..

Bunun hikâyesi o günlerin keyifli siyaset dedikodularının tepesinden günlerce inmemişti..

Mola veremezsin..
Sallana sallana gittik.. 225 kilometrelik yolun hakkını üç saatte verip Edirne girişindeki gişelere vasıl olduk..

Bir gün o yolu kullanırsanız aklınızda olsun.. İstanbul çıkışından Edirne gişelerine kadar tek bir benzin istasyonu yok.. Ne mola verecek bir uğrak ne de ihtiyaç görecek bir mekân..

Benzin bitti mi yandınız?

Neyse ki müdebbir adamım.. Tedbirimi almış, depoyu doldurmuşum.. O yönden bir sıkıntım olmadı.. Gişelerden itibaren şehrin girişini seyrediyorum.. Tertemiz bir bulvar.. Etrafında iki sıra güzel binalar.. Ağaçlı bahçeler..

Eh! Bu kadar güzel bir kentin kendine yakışır otelleri de vardır.. Zaten benim yerim belli.. Kervansaray’da kalacağım.. Yerim de ayrılmış.. O yüzden içim gayet rahat..

Ne bileyim Edirne’de konaklamanın çok kolay olduğunu anlatan seyyahatname yazarı Reyan Tuvi Hanım’ın kurbanı olacağımı..

***

Şehir merkezine geldiğimde bulvardan sola sapıp Kervansaray” a yönlendim.. Bekliyorum ki arabayı otelin önünde bırakayım, valeler çeksin, ben de salına salına resepsiyona gideyim..

Otelin kapısında öyle bir hizmet verilmediğini binanın etrafında üç dört tur attıktan sonra anladım.. Daha doğrusu önlerinden her geçişte yüzüme tuhaf tuhaf bakan taksi durağındaki şoförlerin hallerinden çıkardım..

Arabayı bir otoparka bırakıp otele yürüdük..

Rüstem Paşa..
Edirne’nin en fiyakalı otelinin girişi han girişi düzeninde.. Zaten eski kervansaray.. Bunda yadırganacak bir durum yok.. Tamamen taştan örülme bina 1561’de tamamlanmış ve Mimar Sinan’ın elinden çıkma..

Kervansaray’ı yaptıran da Kanuni’nin hem damadı hem de sadrazamı olan Topal Rüstem Paşa.. Hani “Osmanlı’ya rüşveti ben soktum..” diye övünen vezir..

Onun damatlık hikâyesi de ilginç..

Taaa Diyarbakır’da vali iken aracılar yollayıp Padişah’ın kızına talip olmuş.. Düşmanları, saraya damat olamasın diye “Paşa cüzamlıdır.. Sultan’a yazık olur” söylentisi çıkarmışlar..

İki cami arasında kalan Kanuni Sultan Süleyman durumu anlamak için Diyarbakır’a bir heyet yollamış..

Heyet gittikten üç ay sonra İstanbul’a bir ulak gelmiş ve Padişah’a müjdeli haberi yetiştirmiş:

“Rüstem Paşa’nın samurdan yaka-i hil’atında bit görülmüştür..”

***

Müjdeli haberin meali şu.. “Paşa’nın samur kürkünün yakasında bit vardı..”

Herkes bilir ki bit cüzamlıya gitmez.. Cüzamlı bedende bit barınamaz.. Buradan da belli ki paşamız bitlidir..

Cüzamlı olmayıp padişah kızı Mihrimah Sultan’a layıktır..

Ne var ki Paşa sonradan iyice azıtmış.. Şımarmış.. Sen tut, evlendiğin padişah kızına dayak at..

Gitti koca Rüstem
Padişah bunu öğrenince öfkelenmiş.. Zaten sadrazamın kendisinden daha zengin olmasına kızıp duruyor.. Ayrıca çok da “Kanuni” bir hükümdar.. Çağırmış bostancılarını..

Onlar sadrazamın boğazına yağlı kemendi geçirdiklerinde yüreği ancak soğumuş.. Malına mülküne de bir güzel el koymuş.. İşte benim otel niyetine gittiğim bu kervansaray da Rüstem Paşa’nın iken Kanuni Sultan Süleyman’a geçen mülklerden..

Devr-i cumhuriyette binanın tamamına zeytinyağı kokusu sinmiş.. Sebebi pehlivanların halleri.. Kırkpınar zamanı gelip burada kalıyorlar.. Zeytinyağı onların vücutlarından taş duvarlara kadar siniyor..

***

Eskiden pehlivanlar güreşi tamamladıklarında çarşı hamamına iner, göbek taşı üzerinde uzun uzun yatıp kendilerini tellaklara iyice ovdururlarmış.. Ağır sıcakta terleyerek, bol sabunla vücut ovdurarak yağdan iyice arındıktan sonra insan içine karışırlarmış..

Şimdi işler böyle değil..

Kimsenin hamamda uzun uzun kalmaya sabrı yok.. O yüzden otel odasına dalıyor.. Duşun altında yalapşap yıkandıktan sonra vurup kafayı yatıyor.. Zeytinyağının kokusunu otele sindire sindire..

Her neyse resepsiyonu boş yere avluda aradık bulamadık.. Biri “otel girişinde” diye tarif etti.. Öyle bulduk..

İstanbul’daki fiyakalı sitelerin girişinde güvenlikçiler için bir hücre olur ya! Öyle birşey bulduk.. Resepsiyon dedikleri bu.. Sinemaların bilet gişesinden biraz hallice..

İçinde de bir katip oturuyor.. “Selamınaleyküm..” dedik resepsiyoncuya, Edirne maceramız başladı…

Selahattin DUMAN, Vatan Gazetesi 23.07.2004