Medeniyet anlayışımız ne olmalı?

Kültür

Medeniyet Anlayışımız Ne Olmalı?

İnsanoğlu çoğalıp topluluklar oluşturduğundan bu yana kendi içinde hep sevgiye, barışa hasret bir şekilde rahatça yaşayabilmek için diğer topluluklarla oluşturulabilecek ortak bir zemin arayışına girmiştir. Fakat yaşlanan dünya ile birlikte insanların benimsedikleri ön yargı setleri üreten fikir mekanizmaları bunu bir idealden ütopyaya dönüştürüyor.

Öncelikle bizim ideal anlayışımız nedir? İdealden maksadımız acaba herkesçe aynı şekilde benimseniyor mu? Yoksa bu sadece kişisel bir varsayımdan mı ibaret kalıyor? Eğer ideal tanımımızı; ulaşılması gereken, bu yolda amaca ulaşmak için her türlü sıkıntıya göğüs gerilebilen ve ulaşılmasını asla hayal olarak düşünmediğimiz bir yargı olarak niteliyorsak, büyük toplumun küçük bir ferdi olarak belirli mertebeleri aşmışız demektir. Sadece var olanla yetinmeyip, olması gerekeni ortaya koymak idealist düşüncenin ürünüdür. Bulunduğumuz dar kalıplar ötesinde geliştirilmeye hazır olan fikirleri düşünmemiz gerekiyor. Eğer ideolojik saplantı içerisindeysek zaten gerçekleşmesi mümkün olmayan ütopik düşlemelerle tüketiriz ömrü…

Antik Çağ’da çalışmalarıyla asıl doğruyu arayan filozofların ütopyalarına bakarsak, gerek o zamanlarda gerekse içinde bulunduğumuz zaman diliminde gerçekleşmesi mümkün görünmeyen donuk kalıplarla karşılaşırız. Bunun yanısıra idealist mantıkla hareket etmenin faydaları da karşımıza çıkıyor. Çünkü insanlığın gelişim süreci de bu mantıkla hız kazanmıştır. İfrat halindeki ütopya, tefrit durumundaki idealsizlik örnekleri de malumumuz.

Bugün halk dilinde ve uluslararası tanımlamalarda geçen ifadelere de bu pencereden bakarsak belirli doğrulara ulaşmış oluruz.

Bir ideal ve ütopya helezonunda dolaşan bu tip güncel meseleler de “Medeniyetler İttifakı” çatısında birleşiyor. İlk bakıştaki anlam ile belirttiğimiz mertebelerden geçirilen anlam tamamen farklıdır. Bunu dile getirmeden önce “medeniyet”ten ne anladığımız sorulmalı. Acaba medeniyet; aynı kıtada yaşayanların mı, aynı bölgede varlığını sürdürenlerin mi, aynı kökten gelenlerin mi, aynı dine mensup olanların mı, bir zamanlar bir olup sonradan ayrılanların tekrar birleşme idealini mi kastediyor? Yoksa tam bir genel bakış olarak Doğu ile Batı’yı mı kastediyor?

Dikkat edersek sorularımız umumiyetle hep ayrılıklardan, zıtlıklardan oluşan toplum hayatını ortaya koyuyor. İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana bu zıtlıklarla yaşayan toplumların zıtlıklarına rağmen birarada yaşamayı arzu etmesi donuk bir ütopyadan başka birşey değildir. İşin başlangıcı ile sonucunun ayırt edilememesi de içine düşülen ideolojinin ayrı bir göstergesi.

Başlangıçtaki heves iyimserlikle yoğruluyor ancak ilerleyen zamanlarda her topluluğun özünde var olan asıl deyim ortaya çıkıyor. Nitekim halkçılığı savunan Sovyet rejiminin materyalizmi yayması ve bugüne ulaşan zararları gözler önünde. O halde bizi ilgilendiren konu bizlerin ne yönde hareket edeceğidir. İslam ile yoğrulmuş bir millet olarak İslami çizgide ortak payda arayışında olmalı, öncelikle İslam içi birlik konusunda çalışmalıyız. Menfaat ne olursa olsun yüz sene önce asıl düşman kimliklerini gösteren ve temelden belirli ölçülerde ayrı düştüğümüz topluluklarla veya “medeniyetlerle” ittifak, İslam’a zarar verici şekilde olmamalı. Bugünkü izlenim tam tersi. Bu birleşmelerden yine İslam dünyası zarar görüyor. O halde kavramlar konusunda iyice düşünmeli ve neyi nasıl yapmamız gerektiğine sağlıklı şekilde karar vermeliyiz. Biz iyi niyetli olsak da karşı da defalarca kötü niyetini ortaya koymuş olan topluluklar duruyor.