Bir tarih gezisi

Kültür

Bir pazar günüydü.Mart ayının başları olmasına rağmen hava güneşli ve oldukça sıcaktı.
Arkeolog dostlardan birinin düzenlediği “Bizans Dönemi” eserlerini içeren bir kültür gezisine katıldım.
İstanbul’da yaşamama rağmen hiç görmediğim, bilmediğim kültürel zenginlikler karşısında şaşkına döndüm, dona kaldım. Ve dünya üzerinde bu kadar çeşitli dine beşik olabilecek bir ülke daha bulunamayacağına inandım.

Gezimizin ilk durağı; Zeyrek semtinde bulunan bir cami…
II. Ioannes Komnenos’un eşi imparatoriçe Eirene tarafından Pantokrator kilise manastır olarak yaptırılmış. Fatih İstanbul’u fethettikten sonra; hocaları Akşemsettin, Molla Gürani, Molla
Hüsrev ve Molla Zeyrek’in isteği üzerine manastır kısmını medrese, kilise kısmınıysa cami olarak kullanıma açmış. Böylece, Meryem anamıza adanan bu yer gerçek bir bilim ve irfan merkezi haline dönüştürülmüş.
Halen onarımda olan camiyi gezerken, üstü tahtalarla kaplı olmasına rağmen başmüezzinin gösterdiği taban mozaik döşemelerine herkes hayran oldu. Bugüne ulaşan eşsiz güzellikteki bu mozaiklerin etkileyici bir yanı vardı.
Bana hemen Zeugma’da bulunan mozaikleri anımsattı.

İkinci durağımız Azize Theodosia Kilisesi’ydi. Gül Camii olarak da adlandırılıyor.
Bana ilginç gelen bir hikâyesi var. İmparator III. Leon başına gelen tüm sıkıntı ve felaketlerin bu kilisedeki ikonlar yüzünden olduğu düşüncesine kapılarak onların yok edilmesi için askerlerini görevlendirir. Ama askerlerin eylemi gerçekleşemez. Çünkü Rahibe Theodosia vardır karşılarında. Theodosia kaplan gibi korur ikonaları. İşte bu kavga sırasında, askerlerden birisi de ölmez mi?
Eyvah ki eyvah! Kaza da olsa anlatabilir misin derdini? Leon da anlamaz. Ya da anlarda anlamaz görünür. Çünkü çok kızmıştır başına bela olan ikonaların yok edilemeyişine. Ölüm fermanı imzalanır bir çırpıda… Rahibe korkunç işkenceler altında can verir.
Zaten halkın sevgilisi olan Theodosia’ya yönelik bu sevgi bir anda çığ gibi artar. Artık her ölüm yıdönümünde güllerle anılan Azize Theodosia’dır o…
Fatih Sultan Mehmet şehre girdiği gün kilise, Azizeyi anma töreni için güllerle donatılmış. Ne kadar doğru bilinmez ama, Fatih’in güllerle karşılanma hadisesini buna bağlayanlar da çıkar.
Aradan yaklaşık iki yüz yıl geçtikten sonra camiye çevrilirken “Gül Cami” adını almasını da buna bağlar bazıları…

Bundan sonraki kilisemiz Balat’taki Bulgar Aziz Stefan diğer adıyla Sveti Stefan Kilisesiydi. Bu kilisenin özelliği tamamen demirden inşa edilmiş olması. Parçalar halinde inşa edilmiş. Parçaların her birinin Viyana’da yaptırıldığı söyleniyor.
Halen oturulmakta olan binalardan bir kısmının yenilendiğini, bir kısmındaysa çalışmaların sürdüğünü gördüm. İnanın sokak aralarında dolaşırken ülkemizdeki bu sanat zenginlikleri karşısında gözlerim doldu, boğazım düğümlendi.
Ve geç de olsa bu güzellikleri koruma altına almamız beni çok mutlu etti.

Yolumuzun üstünde, masal şatosu görünümünde heybetli bir bina yükseliyordu. Kırmızı tuğladan 1881-1883 yılları arasında yapılan, o dönemlerde Rum Erkek Lisesi olarak kullanılan, halk arasındaysa Kırmızı Okul denilen bu binanın yerinde daha önceleri Patrikhane Akademisi olarak kullanılan bir yapı varmış.
Bizi içeri almadılar. Yalnız, kısacık bir bilgi vermeyi de ihmal etmediler. O dönemlerde eğitimin edebiyat ve tarih ağırlıklı olduğunu, duvarlardaki yağlı boya tabloların mitolojiden esinlenerek yapıldığını anlattılar. Dediklerine göre o dönemlerde öğretmen bile olsa içeriye asla kadın giremezmiş. Halen eğitime karma olarak devam edilmekte ve doksan civarında öğrenci öğrenim görmekteymiş. Bizi içeriye almadılar derken yanlış anlaşılmasın. İçeride gerçekten tamirat vardı ve ne biz ne de Yunanistan’dan gelenler girebildi.

Bir sonraki durağımız yine Fener Semti’nde bulunan Rum Patrikhanesi’ydi. Gittik ama içeri girebilmek ne mümkün! İnanılmaz bir kalabalık vardı. Yunanistan’dan gelenlerle Türkiye’de yaşayan halk, Pazar Ayini için gelmişti. Biraz etrafta dolaşıp bir çay molası alarak ayin çıkışını bekledik. Kalabalıkta azalma olunca girdik içeri… Gördüğümüz ikonalar gerçekten muhteşemdi. İnsanlar Hazreti İsa’nın ve Meryem Anamız’ın ikonalarına dudak değdiriyorlardı. O arada ya hastalık kaparlarsa diye düşünmeden duramadım. Önüne gelen öpüyordu ikonaları…
Neyse, mihmandar dostum sonunda bizi etrafına toplayabileceği bir yer buldu. Başladı anlatmaya…
Çeşitli yerlerde ibadete açıldıktan sonra 1601 de bugünkü yerine geliyor patrikhane. Tam dört yüz dört yıldır da aynı yerde. İkonalardaki mavi renk Allah’ın Sesi’ni, kırmızı renkse O’nun dünyadaki gücünü temsil ediyormuş.
O arada gözüme çift başlı bir kartal figürü ilişti. Onun da bir elinde haç, öbür elindeyse dünya vardı. Başları birleştiren de bir taç. Anlamı “Bir taç altında siyaset ve din bütündür” demekmiş. Bu da laikliğin reddi anlamına geliyormuş. Aziz Gregore ve Crysostomos’un Latin işgali sırasında çalınan, sekiz yüz yıl sonra Papa II. Jean Paul tarafından Patrik Barthalomeos’a jest olarak iade edilen kemikleri de cam muhafazalar içersinde sergileniyordu. İnsanlar bunları da öpüyorlardı.
Azize Teophama, Azize Euphemia ve Azize Solomone’nin lahitleri de bütün ihtişamlarıyla yine aynı kompleks içinde yer alıyordu.

Gezimiz burada bitmedi. Birçok tarihi yeri kapsayan uzun bir geziydi çıktığımız.
Gezip gördüğümüz diğer yerleri de gelecek yazımda anlatmak istiyorum.
Görüşebilmek umuduyla…