“Dertleri karıyorum günleri saya saya…” (İclal AYDIN)

Basında Edirne

Siz hiç el çırparken ağlayan bir adam gördünüz mü?

Ben gördüm.

Cuma akşamı Edirne’de, Meriç kıyısındaki masalarda oturanlar hem söylüyor hem ağlıyorlardı.

Üzerlerinde Balkan kıyafetleriyle bir grup genç “Çemberimde gül oya, gülmedim doya doya…” diye şarkı söylerken, onları dinleyenler el çırpıyorlardı.

Coşkunun ve kederin elele yürüdüğü inanılmaz öyküler anlatır bu Trakya, Balkan şarkıları…

“Biz muhaciriz” dedi tuvaletin kapısında sohbet ettiğim hanım. “Senede bir kez burada buluşuruz. Konuşur, sohbet eder, eski günleri anar, söyler, ağlar dans ederiz.”

Bir kenarda durup masalarda oturanları izledim.

Yıllar önce Berlin’de bir yılbaşı gecesi aynı masayı paylaştığım bir arkadaşım geldi aklıma. Babasını, annesini kaybetmiş seçtiği yaşam tarzı yüzünden akrabalarıyla görüşmez olmuştu. İzmirliydi. Bizden bir hayli büyüktü yaşı. İzmir’e dönmesi için hiçbir sebebi yoktu. Zaten hastalıklı bir sürgün gibi hissediyordu kendini.

O yılbaşı gecesi dinlediğimiz Rumca şarkılara ağlarken “kesilmiş ama yaşamaya devam eden bir ağaç gibi hissediyorum kendimi” demişti.

Cuma akşamı bir kenardan eğlencelerini izlediğim insanların birlikteliğinde toprağından ayrı düşmüş ağaçların orman kardeşliği vardı.

***

Oysa İstanbul’un az ötesindeki güzel şehir Edirne’ye Sporomo Şenlikleri’nin onyedincisi için gelmiştim.

Çok başarılı geçmiş bir panelin ardından, şehri dolaşmış, sıcakkanlı ve zarif halkıyla tanışmış, geleneksel bir akşam yemeği için Meriç kıyısına oturmuştuk. Kızım ağaçlar arasında koşturuyor, sallanıyor, biz de sıcak yaz akşamına ve sivrisineklere kendimizi bırakmış sohbet ediyorduk.

Arkamızdaki çayırlık alandan gelen seslere doğru yürüdüm bir ara. İşte o zaman gördüm; hem el çırpar hem de ağlayabilirmiş insan meğer…

***

Edime Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı Cemil Erdoğan’la şehirdeki 30 bin nüfuslu Roman topluluğu ile sohbet ederken öğrendik ki, bir dernekleri varmış. Şehirde hemen her kültürün bir derneği var. Trakya Üniversitesi tarihi değerlerin korunması, onarılması ve tanıtılması için büyük çalışmalara imza atmış. Özellikle II. Bayezit Külliyesi’nin restorasyonundaki mucizevi çabalan Külliye’nin büyük ilgi görmesiyle karşılığını buluyor. Türkiye’nin en cömert şehri bence Edirne… Her geleni müthiş bir misafirperverlikle kucaklıyor.

***

Dar caddelerde dolaşırken, şehir merkezinin her tarafına yayılmış olan çay bahçelerinde dinlenirken, camileri gezerken, mısır çarşısında Bedesten’de alışveriş yaparken, meyveli sabunlarını koklarken evladı olmak istedim Edirne’nin… “Yok mu güzel, bahçeli bir eski evi alsam da bahçesine yaseminler diksem” dedim bir ara…

Gittiğim her şehirden ev almak istiyorum bu aralar…

Bir kök salma, bir her yere ait olma, bir kalabalık kalma isteği büyüyor içimde…

Kalabalığın içindeki tenhalık ürkütüyor çünkü…

Bir başka ülkede kökü uzakta kalmış bir kesik ağaç olmak istemiyorum…

Bahçemde çiçekler sulayayım…

Geçmişimden çok uzaklaşmadan…
İclal AYDIN
Vatan, 04.06.2006