SÖZDEN SESE, SESTEN EYLEME

1970 li yıllarda Kepirtepe’ de okurken okul duvarında gördüğüm bir sözü notlarıma yazmışım; “Bugün, hayatınızın geri kalanının ilk günüdür.”

İlköğretim birinci sınıfa giden kızım 2008 e adım atmayı büyümenin verdiği heyecan ile sevinçle karşılarken yaşı 50 yi aşanlar bir yaş daha büyüyüp ihtiyarlamaya yaklaştığı için biraz da hüzünle karşılamışlardır yeni yılı. Duvar yazısındaki anlam yaşama bağlamalı insanı. Bu güne kadar yaşadıklarımızdan, edindiğimiz bilgi ve deneyimlerden yararlanarak her gün kalan yaşamımızı ilk günü gibi hayata başlamak gerekir.

Yaşadıklarımızda hatalar yok mu? “Hata yapmayan insan, hiçbir şey yapamaz” der bir bilim insanı. (Galiba A. Lincoln) Yaşamımız durgunlukla geçiyor ve “etliye de sütlüye de karışmıyor” isek neye benzeriz ki? Dünyada bilinen bir doğal gerçektir; “Durgun su solucan yetiştirir.” Solucanın da doğada yeri var. Ama çoğalınca doğal dengeler bozulur. Bu nedenle sorgulayan ve üreten olup, “Dünyayı seller bassa, ördeğe vız gelir” tipinde bir yurttaş olmamalıyız. Dünyanın her yerindeki sorun bizi de ilgilendirmeli.

Bu ilgilenme, uzmanların önerileri doğrultusunda kendimizi bunlara uydurmak şeklinde olmamalı. “Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.” demiş R. Hull. Doğru bir söz. Zaten B. Russel; “Tüm uzmanların aynı görüşte olmaları, hepsinin yanılmaları anlamına da gelebilir.” diyerek şüpheci ve bilimsel yaklaşımı önermiştir. Herkesten yararlanarak kendi kişiliğimizi oluşturabilir ve yaratanın övünerek verdiği “aklı” kullanabilirsek “ben” oluruz ve bu bağımsız “ben”lerden “biz” olmak çok daha sağlıklı ve yapıcı, yaratıcıdır.

“Bilgi bir ışık gibidir. Onu kullanırsanız daha parlak olur, kullanmazsanız söner.” diyor Alexander Everett. Toplumu yönetenler kadınların bilgiye ulaşmasını hep zorlaştırmışlardır bunun için. Çünkü “Bir erkeği okuttuğunuz zaman bir ferdi; bir kadını okuttuğunuz zaman bir aileyi okutmuş olursunuz.”(İver) Ülkemizde de böyle değil mi?

Ya adalet? Kanuni Sultan Süleyman; “Kılıcın yapamadığını adalet yapar.” derken ne kadar doğru söylemiş. Uygulayıp uygulamadığı veya doğru sözleri kimin söylediğinden çok sözün doğruluğuna bakmak gerekir. Kant ise; “Adalet dünyadan kalkarsa, insan hayatına değer verecek bir şey kalmaz.”diyerek insani vurgu yapar. Adaletin sağlanması için sosyal ortamı hazırlaması gerekenler ne yazık ki tarihten ders almazlar ve tarihi tekerrürdenmiş gibi gösterirler. Çetin Altan, “tarih tekerrürden ibarettir” diyenlere; “tekerrür edenin tarih değil, insanların salaklığı” olduğunu söyler.

Toplumsal deneyimlerimizin bireylerden oluştuğunu söylemeye gerek var mı bilmem. İnsanlar doğuştan kötü ve ahlaksız değillerse -ki değildirler- günlük hayatta ahlaksızlık neden vardır? Japon sözünde dendiği gibi, “Hava soğuduğunda gölge veren ağaçları unutan” bir vefasızlık olur mu? De Bonald; “İnsanların ahlaklarını bozan zenginlik değil, zengin olma tutkusudur.” derken Avrupa ülkelerinde yıllar önce, ülkemizde ise özellikle 1980 sonrası yaşanan “kapitalist ülkelerle uyumlaşma” sistemi sonucunda toplumsal ahlakımız bozulmadı mı? İyi ama üretmeden, haksız kazanma ve aldatma üzerine kurulan düzende sonuç ne olabilir? A.Lincoln; ”Herkesi bir defa, bazılarını her zaman aldatabilirsiniz. Ama herkesi her zaman aldatamazsınız.” derken dini veya sosyalist bakış açısına sahip değildi.

Yaşamımızı o kadar ucuzluklara feda ederiz ki bazen bir çivi yüzünden insanı, insanları yok eder ve “Niyazi” der, geçeriz. Franklin; “Bir çivi yüzünden bir nal, bir nal yüzünden bir at, bir at yüzünden de bir atlı gidiverir.” Örnek saymaya kalkarsak kitaplara sığmaz. “Evinizin eşiğini temizlemeden komşunuzun damındaki karlardan şikâyet etmeyiniz.”demiş Konfüçyüs. Ama biz yaşama müdahil olmadan her şeyi birilerinden bekleriz ve sadece şikâyet eder ve de kavga ederiz. Çünkü “büyüklerimiz” de televizyonlarda, gazetelerde hep kavga ederek bize örnek olurlar. Oysa ”Her münakaşanın temelinde birisinin cahilliği yatar.” (L. D. Brandeis)

İnsan hakkı olan ve yasalarda, anayasada “devletin sağlamakla yükümlü olduğu” su, iş, güvenlik, temiz çevre gibi temel haklar ne yazık ki bizlerin “solucan, ördek, koyun…” gibi yaşam tarzlarımızdan dolayı her gün elimizden alınmakta.

Bakın Edirne Belediyesi de gelecek 30 yılımızda kullanacağımız suyu ihaleye çıkarmış. (Salı günkü Hudut Gazetesi) Yani 17 Ocak günü yapılacak ihale sonrasında 2038 yılına kadar birileri suyumuzun sahibi olacak. Ülkedeki satışları yazmaktan klavyenin harfleri eskidi.

Geçmişten dersler çıkarıp yeniden bu birikimle yaşama başlayamadığımızda ne yazık ki ya “güçlünün terörüne” boyun eğmekteyiz ya da “terörün gücüne” teslim olmaktayız ki terör bazen ölüm, bazen kamu mallarının peşkeş çekilmesi, bazen savaşlar, bazen linç kültürü gibi yaşamı zehir eden fiillerle karşımıza çıkmaktadır.

Yeni yıl ile birlikte yaşlanma hüznünü yaşamamak için “Yasamın uzunluğu değil, nasıl yaşanıldığı önemlidir.”diyen M.L. King’in sözü ne kadar da kılavuz olmalı bize.

Haydi, o zaman sözlerden dersler çıkarıp ister 7, ister 70 yaşında olalım, yaşama her sabah yeniden başlayalım. Gelecek kuşaklarımız bizden rahat yaşamalı hayatı diyor isek sözleri sese, sesleri eyleme dönüştürelim ve “dur” diyelim bize dayatılan “kader”e.

Ziya Gökerküçük gokerkucuk@tnn.net