Rumeli Türk Varlığı (1)

İçeriği Paylaş...

Roma İmp., sınırlarının en geniş zamanında Orta-Doğu’da Araplara komşu olmuştur. Araplar, komşuları Roma’ya Diyar-î Rum (Roma ülkesi) veya kısaca ve sâdece Rum diyorlardı. Araplar’ın dilindeki Rum, devleti, halkı ve ülkesiyle bütün bir Roma demekti. Rum sözü, önce Îran’a ve Îran üzerinden de Türk yurdu Horasan’a kadar ulaşmıştı. Bunu, Türkler de benimseyip-tuttular, yeri ve zamanı geldikçe böyle kullandılar. Türkler, Selçuklular adıyla Orta-Doğu ve Anadolu’ya vardıklarında, Rum sözü dillerinde çoktan yer etmiş bulunuyordu. Ancak… Anadolu kapılarına dayanmış Türkler, Rum adına bir eklenti yaptılar ve Rumili (Rumeli) dediler. Roma İmp. o sıralar artık ikiye bölünmüş olduğundan, Doğu Roma (Bizans) elinde bulunan Anadolu toprağı, Türk dilinde Rumeli olmuştu. Burada ilginç olan şuydu ki, Türkler, daha sonra kazanıp yurt edindikleri Anadolu’ya Rumeli demeye devam etmişler, kendilerine göre bir isim düşünmemişlerdir! Meselâ Türkeli veyâ şimdiki gibi Türkiye dememişlerdir. Anadolu toprağına ilk olarak Türkiye diyen ise, III.Haçlı Seferinin Alman Komutanı I.Friedrich’tir! Kudüs’e gitmek isterken Anadolu toprağında Türkler’le karşılaşıp-çatışınca, bu adı uygun görmüştür.

Devran dönmüş, Anadolu Selçukluları bilindiği gibi dağılmışlar, târihimizde birinci fetret devri denilen karmaşayla belirsizliğin içine düşmüşlerdir. Târihçilerin üzerinde henüz anlaşamadıkları 1299 veyâ 1300’e böylece gelinmiştir. Artık sahnede Osmanlı vardır. Rumeli sözüne Osmanlı da dokunmamış, bunu günümüz Anadolu’su için kullana-gelmiştir.

Bundan sonrası gene bilindiği üzere gelişmiştir: Osmanlı bir yandan Bizans’ı kemirirken, bir yandan da Selçuklular’dan arta kalan diğer Beylikleri yenip-yutmaya koyulmuştur. 1351’de Marmara’nın güney kıyılarını ele geçirmiş, buralarını topraklarına katmışlardır. Bizans’ı doğudan sıkıştırıp, batıdan da Avrupa toprağına atlamaya başlamışlardır. Önceleri geçici bir mâcerâ hevesi gibi, Çanakkale Boğazından Avrupa’ya geçip-dönen Osmanlı’lar, Bizans’ın içindeki karışıklıkları da iyi kullanarak, l351’den sonra Avrupa’da kalıcı olmuşlardır. Avrupa’ya atlayış ile Edirne’nin alınması arasındaki zaman farkı on yıldan ibarettir. 1400’e varıldığında Avrupa’daki yayılma büyük ölçekte tamamlanmıştır.

Osmanlı Avrupa toprağında tutunduktan sonra, yerleşmek ve kalıcı olmak politikasının gereğince Anadolu’dan Türk nüfus taşımaya başlamıştır. Anadolu’daki Türkmen veyâ Yörük denilen konar-göçer halk Avrupa’ya taşınıp, burada bir plan çerçevesinde yerleştirilmişlerdir. Türkmen veya Yörük denilenler, yeni yurtlarında, buralara daha önce kuzeyden gelip-yerleşmiş ve bağlı oldukları Bizans etkisiyle şâman inançlarını bırakıp Hıristiyanlaşmış Türklere raslamışlardır. Gacal, Çitak, Konyar gibi etnik isimler taşıyan bu Türklerle yeni gelenler, belki aynı dili konuşmuş olmanın da etkisiyle karışıp-kaynaşmakta gecikmemişlerdir. Fazla uzamayan bir süreç içindeyse, bugün Gagavuz dediklerimiz dışındaki Hıristiyan Türkler Müslüman olmuşlardır. Avrupa’da planlı bir biçimde yerleşmek amacındaki Osmanlı, Anadolu’dan göçürdüğü Türkmen-Yörükleri altı ana öbeğe bölüp yaymış ve yarı askerî yarı çiftçi bir örgüte bağlamıştır. Şöyle yapmıştır: Avrupa toprağında seçtiği altı sancağı (sancak, günümüzün vâliliklerinden az daha yetkin bir yönetim birimidir), bu altı öbe ğe merkez kabûl etmiştir. Türkmen-Yörükler, Anadolu’dan gelirken sahip oldukları toplum adlarını alt kimlik olarak korumakla birlikte, bağlı oldukları birim itibariyle şu biçimde adlandırılmışlardır: Kocacık Yörükleri, Ofçabolu Yörükleri, Naldöken Yörükleri, Tanrıdağı (Karagöz) Yörükleri, Selânik Yörükleri ve Vize Yörükleri.

Osmanlı, Anadolu için kullandığı Rumeli adını da artık Avrupa toprağına taşımıştır. Bundan böyle, yalnız Avrupa toprağına Rumeli denmiştir. Eski Rumeli’ye ise aynı paralelde Anadolu denilecektir. Anadolu adı, Rumca(Yunanca) anatoli sözünden alınmıştır. Bu söz; doğu, doğu yanı, yoğu yönü gibi anlamlar taşımakta olup bir Bizans eyâletinin adı da gene bu anlamda Anatolikon’dur. Kütahya merkezli bu eyâlet, iç Ege ile iç-batı Anadolu üstünde yer almıştır.

Yukarıki göçler ve örgütlenmeye rağmen, yeni Rumeli’nin Türk nüfusu yeterli bulunmamaktadır. Biraz daha nüfus gerekmektedir. Osmanlı tahtına da artık II.Mehmet (Fâtih) oturmuştur. Fatih, Osmanlı’nın kuruluşundan beri bir türlü baş edilemeyen Karamanoğlu Beyliğini yenmiştir. Yenmiştir ama, Selçuklu Beyliklerinin gerçekten en büyüğü Karamanoğlu’nun yeniden toparlanmayacağının güvencesi yoktur. Burada, Karamanoğlu’nu dağıtıp Rumeli’ye sürmek şeklinde iki yönlü bir çözüm düşünülecektir. Şöyle ki: Karamanoğlu halkı Rumeli’ye sürülmekle yerinden-yurdundan olacak böylece bir daha toparlanamayacak, hem de Türkmen-Yörüklerin en kültürlü ve temsil yeteneği en üstün öbeği, yeni Rumeli yakasında yerleşmiş olacaklardır. Düşünce uygulanacak, öncekilerin üstüne Karamanoğulları da Rumeli’ye geçirileceklerdir. Rumeli Türk nüfusu buna rağmen yeterli sayıya ulaşamayınca, ciddî boyutta bir sorunla karşı-karşıya kalınmıştır. Anadolu’dan daha fazla nüfus taşınması, bu defâ burasını boşaltacak, bu da ayrı bir sakınca doğuracaktır.

İşte bu noktada Tatarlar hatıra geleceklerdir. 1475’te Osmanlı’yla bağlanmış Kırım ve dolayının Tatarları, denizden-karadan Rumeli’ne getirilmişlerdir. Bunlar da kendi içlerinde dört öbeğe ayrılmışlar ve önceki Türkmen-Yörüklerin öbeklerinden dördüne şöyle bağlanmışlardır: Aktav Tatarları Naldöken Yörüklerine, Tırhala Tatarları Selânik Yörüklerine, Yanbolu Tatarları Kocacık Yörüklerine ve Bozapa (Bozata) Tatarları da Vize Yörüklerine…

Barışta ve savaşta kendilerinden büyük faydalar sağlanan Yörük-Tatar örgütü, doğrusu bunu sonuna kadar götürememiştir. Onyedinci yüzyıla gelindiği sıralarda, Örgüt’te açıkça bir gevşeme görülmektedir. Osmanlının bütün diğer kurumlarında olduğu gibi, o eski ciddiyet, şevk ve heyecan kaybolmuştur. Bunun üzerine, Örgüt’ü toparlamak amacıyla 1691’de bir hatt-ı hümâyun (padişah buyruğu) imzâlanmıştır. Buyrukla, her şeyden önce Örgüt onurlandırılmak istenmiş tir. Örgüt’te görevler babadan oğula devrettiği için, geç miş hizmetler dikkate alınarak, o günkülere ve ondan sonrakilere evlâd-ı fâtihan (fâtihlerin evlâtları) denmiştir. Avrupa’yı, sizin babalarınız ve dedeleriniz fethetti, denmek istenmiştir.