Edirne (Çetin ALTAN)

Basında Edirne

Önceki gün tüm apartmanın kalorifer donanımı, sabah saat 9.30’dan itibaren onarımdan geçirileceği için; akşama dek elektrik de, su da, doğalgaz da kesilecekti.
Onarım başlamadan önce dışarı fırladık ve günü geçirmek için önce Tekirdağ’a gitmeyi düşündüysek de, yolda karar değiştirip Edirne’yi saptadık hedef olarak…
***
1929 yılında babam “Umur – u Hukukiye Müdürü” yani “hukuk işleri danışmanı” olarak Edirne vilayetine atanmıştı. O nedenle hayatımda hatırlayabildiğim ilk anılar, 3 yaşında götürüldüğüm Edirne’ye aitti.
5 yaşımda anaokuluna başlamış, 6’ya bastığımda da Kaleiçi’ndeki “İstiklal İlk Mektebi”nin I. sınıfına girmiştim. Öğretmenimiz, bir akrabası aracılığıyla Ankara’da sağ olduğunu öğrendiğim, Hikmet Hoca’nımdı. Herhalde 1933 – 34 yıllarında 20 yaşlarında kadardı.
Edirne valisi, değerli diplomatımız Özdem Sanberk’in dedesi Emin Bey’di.
Vilayet binasının karşısındaki, kapısına birkaç basamaklık çifte merdivenle çıkılan; beyaz, tipik bir Edirne evinde oturuyorduk. Siyah bir elin tuttuğu, küçük demir bir toptan, bir tokmağı vardı kapının.
***
O tarihlerde sadece faytonlar vardı Edirne’de; topu topu iki tane de taksi…
Babam işten çıkınca, ya Gazi heykelinin yanındaki belediye bahçesinde, ya Saraçhanebaşı’ndaki Mehmet Ağa’nın kırsal kahvesinde nargile içmeye giderdi; ben de hep yanında…
Bazen Sarayiçi’nin korularında dolaşırdık. Babam, Tunca Nehri’ne eğilmiş ağaçlardan birine tutunarak uzanır, gümüş saplı bastonuyla suyun kıyıdaki derinliğini ölçmeye çalışırdı.
Bana da:
– Tut elimden yoksa düşeceğim, diye takılırdı.
Bazen de Karaağaç’a doğru yürür, Sinan’ın Tunca’yla Meriç üstüne yaptığı köprülerden geçer ve yine Meriç üstündeki bir kahve bahçesinde çay içerdik…
***
İstanbul’dan içine daldığımız otoyollar harikaydı. İki buçuk saatte vardık Edirne’ye…
Üçşerefeli, Eski Cami, Selimiye yerli yerindeydi. Ama başka şeyler çok değişti. Oturduğumuz evin yerine, sıradan beton bir yapıyla, uydurma dükkanlar oturtulmuştu.
Önce Sarayiçi’ne gittik. 70 yıl önce babamın tutunarak Tunca’ya uzandığı ağaçların torunları; yine suya eğilmişler, eski zamanlardan kalma kaybolmuş gölgeleri seyrediyor gibiydiler…
***
Sarayiçi’nden, doğru Karaağaç’a uzandık. Eski Karaağaç istasyonu, üniversitenin yönetim binası olmuştu. Geçmiş dönemlerden bir anı olarak, kesik raylar üstüne bir lokomotif konmuştu; eski istasyonun peron tarafına…
Genç kuşağın görevli dostları ve üniversitelileriyle karşılaştık, çocukluğumun unutulmaz istasyonu önünde…
Solmaz Kamuran’ın da anneannesi Edirneliydi. Bağlık bahçelik bir evi vardı Karaağaç’ta; şimdi yerlerinde yeller esen bir ev ve bağlar bahçeler…
Çeyrek yüzyılı aşan bir farkla da olsa, benim çocukluğumla Solmaz’ın çocukluğu, birbiriyle buluşmuş dolaşıyor gibiydi eski Edirne’de…
***
Karaağaç’ın o canım ağaçlıklı güzelim parke yolu, neyse ki aynen muhafaza edilmiş gibiydi.
Meriç’in kıyısındaki bir kahvenin bahçesinde de oturup, birer çay içtik. Orada da ağaçlar, öyle eğilmiş, hala bakıp duruyorlardı sulara…
Sanki ben de, hala babamın yanında oturuyordum…
***
Kaleiçi’ndeki İstiklal İlköğretim Okulu’na da gittik…
1933 – 34 yıllarında, oldum bittim kentli birikimlere sahip Yahudi ailelerinin şık bir semtiydi oraları. Daha o tarihlerde – birtakım baskılar nedeniyle – bazıları, eşyasını çok ucuza satarak, Edirne’yi terke başlamışlardı.
Bugün ise karmaşık iç göçler sonucu, 1365’ten 1453’e kadar Osmanlı’ya “payitahtölık etmiş olan kent; İstanbul’a da özgü, hırpani bir kalabalıklaşmanın değişimini yaşıyordu.
Tipik Edirne evlerinden geride kalan birkaç avucu da, ortak bir çöküntü içinde yok olmaya hazırlanıyordu. Çoğu, özensiz bir betonlaşmayla dükkanlaşmanın gazabına uğrayıp, kaybolmuştu.
***
Son kez 32 yıl önce gitmiştim Edirne’ye. Bulgaristan’da ölen Orhan Kemal’in cenazesini almaya…
Şimdi de çocukluğumun anılarını, şöyle bir toplayıvermiştim; belki de yıldızlara götürmek için…

Çetin ALTAN, Milliyet 13.04.2002