Diyalog Aleminin Işık Ülkesi-Öztarsu

İnsan
İçeriği Paylaş...

“Batı’daki karanlık İslam imajı Doğu’daki Müslümanları öfkelendirir durur. Mekke’ye gittiğimde bu imajdan dolayı kızgın olan Müslümanlara aslında bu gibi şeylerin suçlusunun kendileri olduğunu, bunların vebalinin kendi boyunlarına olduğunu söyledim. Çünkü onlar, Batı dünyasına gerçek İslam’ı yeteri kadar anlatmamış olduklarından bu uydurma şeyleri dinleyenler ne yazık ki gerçekmiş sanabiliyorlar. Doğulu Müslümanların gerçek İslam’ı anlatma konusundaki gevşeklikleri hatta suskunlukları öyle bir bilgi boşluğu doğurmuştu ki Batı’da bir din istismarcısı çıkıp halkımızı yanlış yola sürükleyebiliyor…”

Bundan kırk sene önce Batı’daki karanlık İslam imajını bizlere yansıtan Malcolm X, ileride İslam dünyasının yaşayacağı itibar zedelenmesini o zamanlar bizlere anlatmış, bunun uyarısını o zamanlar yapmış, biz Müslümanların Batı ile sıkı bir diyaloga girerek gerçek İslam’ı göstermemizi tavsiye etmiştir.

Malcolm X, siyah ırkın gerçek dininin İslam olduğunu söyleyen Nation of Islam (İslam Milleti) lideri Elijah Muhammed’in yardımcısı ve Birleşik Devletler’de İslam’ı insanlara anlatan bir numaralı isimdi. Fakat Elijah’ın Amerikalılara sunduğu İslam tamamen gerçek dışı bir İslam olup, kendisine göre yorumlanmış bir din olarak insanlara sunulmaktaydı. O zamana kadar Amerika’ya İslam’ı anlatan herhangi bir dini lider, bir İslam ülkesi veya bir Müslüman cemaati olmadığı için dışarıdan ithal bir dini böylece benimsetebileceğini düşünen Elijah, kendisini Allah’ın Batı dünyasına gönderdiği bir kurtarıcı olarak görmekte ve Müslüman olanlara İslam’a girişlerinde de bunu kabul etmelerini şart koşmaktaydı. Doğru yolda olmadan bile Allah’ı gaye edinerek dini uğrunda hizmet etmeye çalışan Malcolm X’in Elijah’tan öğrendiği tek gerçek : “Siyah ırkın diğer ırklardan üstün olduğu, beyaz insanın şeytan olduğu ve İslam’ın sadece onlara yani Afrikalı siyahlara has olduğuydu.”

Seneler sonra Mekke’ye Hac vazifesini ifa için giden Malcolm X, orada beyaz, sarı, kızıl, siyah; her renkten, her dilden, her ırktan insanın bir arada bulunup, aynı safta namaz kıldığını, aynı sofrada yemek yediğini görünce hayatının şokunu yaşar. Artık dünya toplumlarına ait fikirleri, inancı, bakış açısı tamamen değişmiştir. Bu durum karşısında Amerika’da yayılan İslam’ın yanlış bir tarzda olduğunun farkına varır ve yapılan röportajlarda Amerika’da bu yanlış tarzı yayanlara değil, İslam alemine sitem etmektedir : “Batı’daki karanlık İslam imajı Doğu’daki Müslümanları öfkelendirir durur. Mekke’ye gittiğimde bu imajdan dolayı kızgın olan Müslümanlara aslında bu gibi şeylerin suçlusunun kendileri olduğunu, bunların vebalinin kendi boyunlarına olduğunu söyledim. Çünkü onlar, Batı dünyasına gerçek İslam’ı yeteri kadar anlatmamış olduklarından bu uydurma şeyleri dinleyenler ne yazık ki gerçekmiş sanabiliyorlar. Doğulu Müslümanların gerçek İslam’ı anlatma konusundaki gevşeklikleri hatta suskunlukları öyle bir bilgi boşluğu doğurmuştu ki Batı’da bir din istismarcısı çıkıp halkımızı yanlış yola sürükleyebiliyor…”

20. Yüzyılın ilk yarısında İslam’ı kullanarak kendi ideolojilerini insanlara empoze etmeye çalışanlar yüzünden artık bu ülkede Hak dinin yayılması zorlaşmış, büyük bir önyargı duvarı oluşmuş ve bu mühim olay ileriki senelere kadar gecikmiştir. Bunda yanlış zihniyetli Nation of Islam gibi kuruluşların suçluluk payı olsa da, bu şemada en büyük payı İslam alemi alıyor.

Dünya geneline baktığımızda; Amerika kıtasında hakim olan din Hıristiyanlık. Bu topraklarda şu ana kadar İslam’ın tebliği söz konusu olmamış, aksine dünyaya “İslam’dan nefret” ideolojisi buradan yayılmıştır. Uzakdoğu’da ise; zaten boşluk içerisinde bulunan Uzakdoğulu insanlara yüz sene önce Avrupa tarafından gemilerle papazlar gönderilmiş ve o boşluğu Hıristiyanlığın doldurması hedef alınmıştır. Nitekim resmi rakamlar da bunu açıkça gösteriyor: Japonya ve Güney Kore’de halkın %25’i Hıristiyan kaydında. Fakat garip bir durum ki, tarih kitaplarına baktığımızda; bu paralelde, geçen asır kaçırılmaması gereken bir fırsatın oluştuğuna rastlayacağız. Yani papazların gemilerle Uzakdoğu’ya gönderildiği zamanlar… Sultan II. Abdülhamit döneminde Japonya bizden İslam’ı öğrenmeleri için hocalar istiyor. Japon prensinin “Siz bize İslam’ı öğrenmemiz için hizmetinizden yedi kişiyi gönderin, bizler de size savunmada istihdam etmeniz üzere subaylar gönderelim.” Bu diyaloga iştirak edememekten dolayı son derece üzgün olan Sultan Abdülhamit ise şunları söyler : “Eğer cadı kazanı gibi kaynayan Anadolu meseleleri olmasaydı yedi değil yedi yüz kişi gönderirdim.”

Ecdadın ideali “girilen yere insan için girmek”ti. Nitekim şu an, ecdadımızın asırlar önce fethedip asırlarca hükmettiği topraklara göz attığımızda; oranın ahalisine hiçbir zararın dokundurulmadığı, kendileri için önemli koruma kanunlarının çıkarıldığı ve şehir isimlerinin aynen korunup şu ana dek yaşatıldığı görülecektir.

Allah insanları öyle güzel bir şekilde yaratmış ki, O’nun hiçbir şekilde ziyan edilmemesi gereken bir varlık olduğunu bizlere her hususta bildiriyor. Alemlerin Efendisi (sas) insanı o derece önemli bir varlık olarak görüyor ki, küfründen emin olduğumuz Ebu Cehil’in yanına yüzlerce defa gidiyor, gazaba uğrayanlardan olmasın diye… Mekke’ye girişlerinde Kâbe’ye ve Ebu Süfyan’ın evine girenin kurtulacağını söylüyor. Yani o vakitler inanmamış birine böylesi bir kıymet veriyor sonunun kurtuluş olacağı ümidiyle… İnançsız olan annesinin engellemelerini kesmeye çalışan sahabeye, annesinin kalbini kıracak davranışta bulunmamasını emreden bir Peygamberin (sas) ümmetiyiz. Ahmet Yesevi’nin şu mısraları ne kadar da manidar :

“Sünnet imiş, kafir de olsa insanı incitme,
Gönlü katı, kalp inciticilerden Allah şikayetçi…”

İnsanlığın kutuplaşmaya gittiği, anarşinin, terörizmin günlük olaylar haline geldiği, insanlığın değerinin yitirilmeye çalışıldığı bu asırda yeni yeni bazı güzelliklerin farkına varan Müslümanların, yolunda uğraş verdiği hoşgörü hareketleri meyvelerini vermeye başlamış, ortak hareket için zemin tamamlanmıştır. 1992 yılında gerçekleştirilen “İslam Düşüncesinin 20. Asırda Yeniden Yapılanması ve Bediüzzaman” adlı sempozyuma katılan Doç. Dr. Ursula Spuler, bu konuda gördüğü ve görmek istediği manzarayı şöyle belirtiyor: “Köln’deki Türkler, Paskalya Bayramı münasebetiyle papalığa şayan-ı takdir bir kutlama mesajı göndermişti. Mesajda, Doğu blokunun komünizmden kurtulmasında Polonya asıllı papanın ağırlığı dile getiriliyordu. Komünizme karşı ortak mücadele olarak da Müslümanların Afganistan’dan Rusları çıkardığı ifade ediliyordu. “Aynı zamanda şunun da farkındayız ki” ifadesinin yer aldığı tebrik yazısında devamla “Bütün bu olaylardan sonra vazifemiz bitmemiştir. Zat-ı âlinizin de tespit ettikleri gibi, insanlığın imana ve yeni dünya düzenine ihtiyacı vardır.” Bu paskalya tebriki Said Nursi’nin düşünce sistemiyle yazılmıştır. Nitekim Said Nursi de 1951 yılında zamanın Papazına el yazması çok güzel bir eserini göndermişti…”

Müslümanlardan gördüğü güzel intibalar karşısında minnettar kalan Spuler, konuşmasının devamında şunları belirtiyor : “Yine Bediüzzaman, Münazarat isimli eserinde Müslüman kalarak, Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olunabileceğini ifade etmektedir. O, Hıristiyanları ve iyi bir Hıristiyan geleneğiyle şekillenmiş Almanya’yı bütün dünyadaki din düşmanlarına karşı mücadelede fevkalade bir dava arkadaşı olarak görmüştür.”

Aynı sempozyumda yer alan Safa Mürsel’in de açıklamaları, bizleri neler yapmamız gerektiği hususunda aydınlatacaktır: “Dinler arasında bir bütünleşme söz konusu olacaksa bu ihtiyacı öncelikle Hıristiyanlığın duyması beklenebilir. Şu ifadeler bu konuda yeterli fikir verebilecek mahiyettedir:

“Nasraniyet ya intifa veya istifa edip İslamiyet’e karşı terk-i silah edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı. Tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intifa bulup sönecek veya hakiki Nasraniyetin esasını cami olan hakikat-ı İslamiyeyi karşısında görecek ve teslim olacaktır… Ve İslamiyet’e inkılap etmiş ve hurafattan sıyrılacak İsevilerin hakiki dinidir ki, Kur’an’a tabi olur, ittifak eder.”

Zaman olarak önemli bir konumda bulunuyoruz. İnsanlığın yaşadığı olaylar bakımından çok daha önemli bir pozisyondayız. Bütün imkanların önümüzde olduğu bu zaman diliminde yani dünya tarihini tümden ele alarak diyebiliriz ki “Zamanın Altın Dilimi”nde eldeki imkanlarla Efendimiz (sas)’den son dönem müceddidine kadar işaret edilen konuların tek bir doğrultuda bütünleşmesine vesile olabiliriz. Zamanın Altın Dilimi’nde insanlar neye niyet edip harekete geçerse Allah, onların önündeki zorlukları ortadan kaldırır. Yeter ki niyetimiz halis olsun. “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.”

Mehmet Fatih ÖZTARSU
http://www.tacmahal.org/yazar.php?id=702