Türkiye’nin AKP Yönetimi Altında İslami Dönüşümü

3 yıllık AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin dış politikası 2002 Kasımından beri önce Abdullah Gül’ün kısa başbakanlığı daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı sırasında büyük bir değişikliğe uğramıştır. Bu, Erdoğan’ın geçen hafta İstanbul’da partisinin 3 yıl önce seçimleri kazandığı dönemden beri izlediği dış ve güvenlik politikası ile ilgili yaptığı konuşmanın da ana fikriydi. Erdoğan, önceki bütün başbakanları geride bırakacak şekilde Türk tarihinin en gezgin başbakanı olduğu görüntüsünü vermektedir. Diğer bir deyişle, Türk siyasetinin “modern Marco Polosudur”. Bu onu aslında küresel bir lider yapmaktadır ve gelecek aylar ve yıllarda yapacağı dış ziyaretler büyük ihtimalle onu Guiness Rekorlar Kitabına sokacaktır. Türk halkına göre bu yeni bir fenomendir ve sonuç olarak Erdoğan birçok uluslararası konferansın aranan konuşmacısı olmuştur.
Aslında, fiziksel olarak uzun mesafe yolculuk yapamayan son koalisyon hükümetinin başbakanı Bülent Ecevit ile karşılaştırıldığında Erdoğan’ın bu tip bir küreselleşmiş kişi olabileceğini kimse beklemezdi. Türkiye içe dönük bir ülke olmuştu ve BBC’nin de 2000 Ağustosunda belirttiği gibi Türkiye genç bir milletti ama çok yaşlı bir lideri vardı. Ancak şu anda fiziksel zindeliği ve gençliği sayesinde Erdoğan bunu genç ulusa genç lider olarak değiştirmiştir.
Üstte bahsedilen konuşmada, Erdoğan bir kez daha Türkiye’nin küresel pazarlara iktisadi açılımını vurgulamıştır. Türkiye’nin iktisadi olarak beklenildiğinden daha fazla büyüdüğü doğrudur ve şu anda yatırımların yönlendirildiği bir ülke olarak görülmektedir. Artan küresel güvenilirlik Türkiye’yi tekrar dünya iktisadi kalkınmasında 17. sıraya taşıyan bölgesel ve küresel bir oyuncu yapmıştır. Türkiye’deki bütün rakamlar ve yatırım patlaması belli düşünce tarzlarını da değiştirmiştir ve bazı iç güçlerin karşı koymalarına rağmen Türkiye geri döndürülemez bir küresel seviyeye ulaşmıştır. Bu bakımdan Erdoğan “ikinci Özal olarak” kabul edilebilir ve Türkiye’nin daha fazla siyasi ve iktisadi istikrara kavuşması önemli bir meseledir. Bu ne kadar sürecektir? Gelecek yıl erken bir seçim olabilir mi? Eğer cevap evetse, Türkiye’deki uluslararası güvene ne olacaktır?
Türkiye’nin son üç yıldaki siyasi ve iktisadi istikrarının Türkiye’nin dış ve güvenlik politikası üzerinde büyük bir etkisi vardır. Türkiye’nin ABD askerlerinin Türkiye topraklarından geçmesine izin vermemesinin her iki taraf için de sonuçları olmuştur. Türkiye’nin Fransa ve Almanya’ya benzer bir tavrı olmuştur ve Türkiye’nin dış politikası daha “Avrupalı” olmuştur. Bu, aynı zamanda Türkiye ve ABD arasındaki “hami ülke-bağımlı ülke ilişkisinin” de sonuydu ve Türkiye Avrupalı ülkelerin kamuoylarında yapılan anketlerde Amerikan karşıtlığının en yüksek olduğu ülke haline gelmiştir. Türkiye son üç yılda Amerikalı olmaktan çok Avrupalı bir yol tercih etmiştir. Irak’taki olaylar ve Ebu Garib cezaevinde yaşananlar Türkiye’de büyük bir öfke yaratmıştır ve Erdoğan İslami geçmişine dayanarak Amerikanın bu politikasını açıkça eleştiren liderlerden biri olmuştur. Sadece ABD’nin değil İsrail’in de dış politikası güçlü bir şekilde eleştirilmiştir. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik tavrı da ABD ile olan diğer bir farklılık noktasıdır ve hem Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in hem de başbakan Erdoğan’ın bu yıl Şam’a yaptıkları ziyaretler Türk dış politikasındaki büyük değişimi gösterir. Bugüne kadar Türkiye İran’ın nükleer programı ile ilgili olarak sessiz kalmıştır ve İran hala Erdoğan’ın bölgesel politikası ve İslam Konferansı Örgütüne yönelik politikasında kilit faktördür. Erdoğan’ın İslami politikaları olduğu argümanı doğrudur ama başka ne beklenebilirdi ki?
Erdoğan daha “İslami koordinatlar ve referanslara” göre düşünmektedir ve bu çizgi gelecek iki yılda daha da güçlenecektir. Yeni olan Türk dış politikasını “İslami” olarak nitelenmesidir. Türk devletinin geleneksel dış politika çizgisi son üç yılda değişmiştir çünkü bölgesel ve yanı zamanda küresel siyasette büyük yapısal değişimler meydana gelmiştir. Türkiye’nin şu anda ödediği bedel Ankara’nın engel olamayacağı olası bir Kürt devletinin kuzey Irak’ta kurulmasıdır. Aynı zamanda terörist örgüt PKK daha da güçlenmektedir ve hükümet için büyük bir baş ağrısı olmaktadır ve Erdoğan, Kürt sorununu bunu kendi sorunu olarak ilan ederek çözemeyecektir. Diğer taraftan PKK bölgesel bir sorun olmaktadır ve gelecek pek parlak görünmemektedir. PKK daha da güçlenmektedir ve her gün Erdoğan’ı iç politikada daha da zayıf düşürecek terörist eylemler yapmaktadır. Bu nedenle, Irak’taki gelişmeler aynı zamanda PKK’yı sınırlandırmada önemli bir rol oynayacaktır ancak ABD’nin pozisyonu ve hatta AB’nin ki de hala sorgulanabilir. Birçok söz verilmiştir ama hala bir hareket yoktur.
Türkiye-AB ilişkileri Erdoğan’ın gurur duyabileceği bir seviyeye ulaşmıştır. Ancak, içte aynı zamanda yükselen bir AB karşıtı hareket vardır. Müzakerelerin başlaması şüphesiz AB üyeliği yolunu açacaktır ancak Türkiye’nin Avrupalı olup olamayacağı hükümetin bu süreci nasıl yürüteceğine bağlıdır. Hükümetin mevcut yapıları AB ile müzakere edebilmek için yeniden örgütlemede sorunları vardır, ancak bu, “a la Turca” bir tarzda yavaş ilerlemektedir. Asıl soru Erdoğan’ın ne kadar daha kendini İslami referansları olan gerçek bir Avrupalı lider olarak ispat edebileceğidir. Yine konuşmasında Erdoğan Türkiye’nin bir medeniyet olduğu ve Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinin bir medeniyetler arası müzakere olduğundan bahsetmiştir. Bu gerçekten böyle mi? Erdoğan’a göre evet. Modern Türkiye tarihinde bu bir ilktir, bir başbakan “İslamı, müzakereler için referans” olarak kabul etmiştir, halbuki daha önce sadece laik değerler tartışılmış ve kabul edilmişti. Diğer bir gerçek de Türkiye’nin daha fazla İslami kimliğe önem vermesidir ve bu, AKP iktidarda kaldığı sürece daha da güçlenecektir. Evet AB süreci. AB gibi, 11 Eylül 2001’den beri İslam iç politikada artan bir şekilde yeni bir siyasi faktör olmuştur ve Türkiye de her geçen gün daha İslami olmaktadır. Ramazan ayındaki ve bayramdaki televizyon programlarına bir bakın. Erdoğan tarihe Türkiye’yi demokratik bir yolla laiklikten uzaklaştırıp İslamlaştıran bir kişi olarak geçecektir. En azından Türkiye’nin bu küresel köydeki görüntüsü daha da İslami olmaktadır. Bu bakımdan Erdoğan ve hükümeti Türkiye için çok ilginç bir deneyimdir ve bütün dünya izlemektedir. Türkiye için neyin iyi olduğunu kim bilmektedir ancak Türkiye’deki siyasi ve toplumsal dönüşüm geri döndürülemez görünmektedir. “Ilımlı İslam” 1990’larda ve son üç yılda en çok kullanılan siyasi terim olmuştur. Türkiye, beraberinde getirdiği bütün sonuçlarıyla ılımlı bir İslam ülkesi olmaktadır. En azından dışarıdan bakılınca Türkiye artan bir şekilde İslami bir ülke olarak tanımlanmaktadır. Ulusun Müslüman olduğu doğrudur ancak sorun siyasi sistemin İslami bir sisteme dönüşüp dönüşmeyeceğidir? Herşey göstermektedir ki seçimlere kadar geçecek zamanda bu gerçekleşmeyecektir. Bu üç yılda sonuç olarak AKP, ülkenin çehresini iktisadi olarak değiştirmiştir ancak toplumsal olarak Türkiye daha da bölünecektir ve bu iyi bir haber değildir.