Nükleer Türkiye: Vizyon Belgesindeki Bir Mesele

Türk Ordusu’nun Güney Doğu Anadolu’da yaptığı “bahar temizliği”, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın yaptığı ziyaret ile birlikte geçen haftanın ana konusuydu. Türk hükümetinin şu anda PKK’lı teröristlerin avlanmasını amaçlayan “Hilal Operasyonu”nu gerçekleştirmek için her zamankinden daha fazla ABD desteğine ihtiyacı olmasına rağmen Rice’ın ziyareti ikili ilişkilerle ilgili “vizyon belgesinin” haricinde hiçbir şey üretmedi. Türk hükümeti aslında bu ziyareti iyi kullandı ve Rice’ın uçağı Bağdat’a yöneldiğinde şu açıkça görüldü ki Rice Irak’a Iraklı Kürtlere bu operasyon ile ilgili sessiz kalmaları gerektiğini söylemek için gitmekteydi.

Iraklı Kürt lider Mesut Barzani’nin Türkiye’ye yönelik tehditkar sözlerine Ankara kulak asmadı ve Türk askeri 1990’larda olduğu gibi yeni bir operasyona başladı. “Türkiye, Mesut Barzani ve Celal Talabani tarafından ne kadar çok suçlanırsa, o kadar çok doğru yoldadır” Ankara’daki yeni formüldür. ABD’nin operasyon ile ilgili olarak Türkiye’ye verdiği garanti ziyaretle doğrulandı ve hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hem de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin bazılarını kıskandıracak kadar iyi olduğunu açıkladılar. Bu iç politikaya yönelik bir açıklama değildir daha çok Kürtlere ve komşu ülkelere yönelik bir açıklamadır. Türkiye ve ABD arasında yeni bir balayı dönemi başlamaktadır.

Bu çerçevede, Türkiye de ABD’ye bazı sözler vermiştir ve bunu kamuoyundaki tartışmalardan ve vizyonla ilgili görüşmelerden anlamaktayız. Türkiye ABD’nin İran’a yönelik politikasına tek gözü kapalı şekilde bakmaktadır. İran’ın nükleer programı ile ilgili tartışma Türkiye’nin hala tarafsız kalmaya devam ettiğini ve ABD’nin İran’a yönelik herhangi bir saldırısında hava sahası ve askeri üslerini ABD’ye açma konusunda isteksiz olduğunu açıkça göstermiştir. Görünen o ki olası ABD müdahalesi bölgede daha fazla zarara neden olacaktır ve İran hükümeti Orta Doğu’yu cehenneme çevirebileceğinin farkındadır. ABD yönetimi hala uluslararası destek ve Birleşmiş Milletlerin desteğinin arayışındadır ancak henüz bu desteği alamamıştır. Diğer taraftan İran Azerbaycan gibi bazı ülkelerin tarafsız kalmalarını sağlamıştır.

Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, ülkesinin, ABD yönetiminin İran’a müdahale etmek için Azerbaycan’daki askeri üsleri kullanmasına ve ABD askerlerinin Azerbaycan topraklarından geçmesine izin vermeyeceğini açıkladı. Aliyev’in neden böyle açık bir duruş benimsediği kolayca anlaşılabilir. İran, Azerbaycan’a daha yakındır ve Moskova İran topraklarına yönelik bir ABD müdahalesini istememektedir. İran, İran’a karşı durma riskini almak istemeyen komşu ülkeler için doğal bir kalkandır, İran askeri kabiliyetleri ile komşu ülkelerden herhangi birini vurabilir. Şu anda hem İran hem de Azerbaycan petrol işinden büyük karlar elde etmektedirler. Bunun yanında her iki ülkenin de Hazar Denizi’nde ulusal çıkarları vardır ve her ikisi de eğer Azerbaycan bir tarafta yer alırsa kaybedecektir.

Azeriler İran toplumunun önemli bir kesimini oluşturmaktadır ve ABD son yirmi yıldır bölgede uygulamaya çalıştığı etnik politikalara dayanan “böl ve yönet” (divide et impera) politikalarında başarısızlığa uğramıştır. ABD karar alıcıları şunu bilmelidir ki tarihçi Halil İnalcık’ın bir makalesinde belirttiği gibi Osmanlı’nın parlak dönemlerinde bile Azeriler Türk olmalarına rağmen Osmanlılardan çok İran Şahını desteklemişlerdir. Bu Azerbaycan tarihinin “realpolitik”idir. Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev, 1990’larda benzer bir politika izleyen ve hatta İran’a yönelik komşuluk politikası geliştiren babası gibi, sadece tarihi Azeri siyasetini devam ettirmektedir. Azerbaycan Rusya ve İran arasında sıkışmıştır ve fazla manevra alanı yoktur. Rusya ve İran aynı tarafta yer alıyor gibi görünmektedirler ve ABD siyasetini belirleyenler bu bölgenin hala Rusya’nın ve aynı zamanda İran İmparatorluğu’nun hinterlandı olduğunu anlamalıdırlar.

Bu noktada ABD ne yapabilir? ABD iktisadi ve askeri olarak Kafkaslar ve Orta Asya’da varlığını sürdürmektedir ancak İran onu kırmak isteyen herhangi bir dış güç için çetin bir cevizdir. İran daha ne kadar bir süre daha bu gerçeğe güvenecektir? Bu, cevaplanmamış bir sorudur. Çünkü komşu ülkeler sessiz kalmaktadır ve bu demek değildir ki İran’ın politikalarını kabul etmektedirler. Kesinlikle durum bu değildir. Gerçek şu ki komşu ülkeler bu iki taraflı nefrete dahil olmak istememektedirler ve tarafsız kalmaktadırlar. Diğer bir deyişle üçüncü yolu tercih etmektedirler.

İran, Türkiye ve Azerbaycan bölgenin iktisadi ve siyasi istikrarı için birbirlerine bağlı kalmak durumundadırlar. Türk hükümeti, 1990’larda ulusal güvenliğine büyük bir tehdit olarak gördüğü İran’ın Ermenistan, Suriye ve Yunanistan ile yapmış olduğu anlaşmaları hala hatırlamaktadır. Türkiye PKK terörizmi ile mücadele ederken bütün bu devletler, en azından Türkiye’nin resmi beyanlarına göre, PKK’yı desteklemekteydiler. Ancak şu anda eski düşmanlar yeni dostlar olmuşlardır ve Türkiye-İran ilişkileri eski Devlet Başkanı Muhammet Hatemi’nin sekiz yıl önce iktidara gelişinden beri altın çağını yaşamaktadır.

Şu anda Türkiye’nin tercihi hala ABD’dir ve Türkiye eğer bir müdahale olursa İran’ı desteklemeyecektir. İran hükümeti bunu bilmektedir. Ancak aynı zamanda Türkiye İran’ın nükleer programından vazgeçmeyeceğini bilmesine rağmen müdahale edilmemesini ve diplomatik yollarla bir çözüm bulunmasını tercih etmektedir. O zaman ne yapmak lazım? Eğer ABD İran’a karşı bir güç dengesi oluşturmaya çalışacaksa ABD’nin Türkiye’de bir nükleer program başlatması gerekir. Türk hükümeti bunu reddetmeyecektir. Tam aksine hatta ordu bile bunu hoş karşılayacaktır. Gerçek şu ki İran hali hazırda bir nükleer güçtür ve İsrail’den sonra dengeyi koruyabilecek tek alternatif Türkiye’dir. İranlılar, Türklere 1639’da bugünkü Türkiye-İran sınırını belirleyen Kasr-ı Şirin Anlaşmasından bu yana herhangi bir güç dengesizliğin olmadığını söylemektedirler. Artık bu daha fazla geçerli değildir. Bugün İran politikaları ile güç dengesini kendi lehine çevirmektedir. Bu nedenle Türkiye dengeyi tekrar nasıl kuracağı üzerine düşünmeye başlamıştır. ABD politikası diğer opsiyonlar üzerinde de durmalıdır. Her iki taraf da vizyon belgesi üzerine konuşmaya başlamışlarsa o zaman bu, Türkiye’nin nükleer güç olma vizyonunu da içermelidir. Bu, aynı zamanda bugünün gerçeğidir. Eğer İran nükleer güç olursa Türkiye konvansiyonel bir güç olarak kalmaya devam edemez. Yeni çatışma kaynağı mı? Belki de. Fakat İran bir şekilde ABD’nin değil ama Türkiye’nin ulusal güvenliği için dengelenmelidir.