Merkel’in İftarı

Alman başbakanı Angela Merkel’in geçen haftaki Türkiye ziyareti önemliydi ancak heyecan verici sonuçlar doğurmadı. Aksine, özü itibariyle tamamen ekonomi ile ilgiliydi – bunda yanlış bir şey yok; Türkiye altyapısını geliştirmek için Alman yatırımlarına ve teknolojisine ihtiyaç duyuyor ve Merkel Almanya’nın bu ülkedeki ve bölgedeki gelecek yatırımları için Türkiye’nin ne anlam ifade ettiğini şimdi daha iyi görüyor.

Bir çok Türk asıllı Alman yatırımcı da Boğaz’da şahane Kempinski Hotel’deki İstanbul toplantılarında olumlu mesajlar veriyordu. Merkel’in iktisadi bir ortak olarak Türkiye’den çok ama çok fazla etkilendiğinden şüphe yok; Merkel’in hükümeti döneminde Almanya ile Türkiye arasında iktisadi ilişkilerin atması beklenmelidir. Altyapı yatırımlarının yanı sıra, özellikle enerji sektörü yatırımları Almanya’ya ilave avantajlar sağlayacaktır. Almanya şimdiye kadar Türkiye’nin en büyük iktisadi ortağıdır. İki ülke arasındaki ”sonderbeziehungen” (özel ilişkiler) eşsizdir ve Merkel Türkiye’yi şimdi daha olumlu bir açıdan görmektedir.

Merkel’in ziyareti ayrıca Türkiye ile Almanya arasındaki tarihi ilişkileri ortaya koymuştur. Almanya Osmanlı döneminde hep içeride etkili bir aktör olduğu için, O’nun İstanbul’da dini liderler ile görüşmesi önemlidir. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında katıldığını ve onunla birlikte savaşı kaybettiğini de unutmamalıyız. Bu sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını hızlandırmıştır.

Tam 91 yıl sonra bu savaş zamanı müttefikimizin şansölyesi bize AB yolunda Türkiye’nin önüne “Almanya’nın hiçbir engel koymayacağını söyledi.” Tabii ki Almanya özel ilişkiler nedeniyle böyle yapmamalı ve yapmayacaktır. Türkiye – AB ilişkilerinde Alman politikacılar bir çok AB üyesi ülkeden daha fazla ahlaki yükümlülük altındadır. Merkel’in bunu anladığı görülmektedir ve bu sağlıklı ilişkiler için iyi bir işarettir. Ancak “gerçeklerden ziyade duygularıyla hareket edenleri cesaretlendirmeyelim” demesi gerçek durumu yansıtmamaktadır. Türkler, diğer milletler gibi belirli zamanlarda daha çok duygularıyla hareket edebilir. Milletlerin kaderini belirleyen her zaman gerçekler değildir, duygular ve duygusal liderler de önemli rol oynar. Türkiye ve Almanya tarihte bu durumun en iyi örneği olan iki ülkedir.

Türkiye’nin 1923’te kurulduğu gerçeği dikkate alındığında Kemal Atatürk’ün nasıl bir Türkiye’nin ortaya çıkması gerektiği yönündeki düşüncelerinde sadece pragmatizmin değil duyguların da olduğu sonucuna varılabilir. AB bugün olumsuz şeylerin altını çizerek Türkiye hakkında bir çok hata yapmaktadır. AB’nin genişlemeden sorumlu önceki komiseri Guenter Verheugen dün Bild Am Sonntag gazetesinde, bu zamana kadar yazılan en kötü ve en olumsuz son Avrupa Parlamentosu raporunda olduğu gibi AB’nin Türkiye’nin olumsuz yönleri üzerinde hassasiyetle durduğu ancak olumlu gelişmeleri göz ardı ettiği tespitinde haklıdır. Şimdi bu rapor bir ölçüde değiştirildi ancak objektif kriterlerden yoksun bu tip raporlar Türk halkının reformlara ilişkin istekliliğini azaltmakta, böylece Türkiye’nin AB ile ilişkilerine zara vermektedir.

AB üzerine en çok bilinen uzmanlardan Dr. Cengiz Aktar rapordan sonra çok kızgındı, hatta TRT’de yayınlanan röportajda Avrupa Parlamentosu’nun Hollandalı raportörü Carmel Eurlings’i “sahtekar” olmakla suçlamıştır. Sorunun temelinde AB ve onun “Türkiye uzmanları”nın Türkiye’nin AB’ye girme arzusunu kaçırmak için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaları yatmaktadır. Genişlemeden sorumlu komiser Olli Rehn, geçen Çarşamba Bilkent’teki konuşmasında mevcut psikolojiden kendisinin de memnun olmadığını ve bir “tren kazasını” önlemeye çalıştığını söyledi. Ancak eğer AP raportörü böyle şeyler yazıyorsa, tren kazasından Türkiye’den çok onlar mesuldür. İşte bu nedenle, bir tren kazası olmaması için Merkel serinkanlı Alman gerçekçiliğiyle hareket etmiştir ve bir kez bile rapordan bahsetmemiştir.

Merkel, Kıbrıs meselesinden bahsetti ve Başbakan Erdoğan’dan AB’nin de KKTC üzerinden ekonomik izolasyonu kaldırması gerektiği cevabını aldı. Diğer bir deyişle, “pozisyon alış-verişi olmuştur ancak – hiçbir şekilde — görüş alış-verişi olmamıştır.” Kıbrıs meselesi olduğu gibi kalmıştır; hatta iyi düşünülmüş Finlandiya önerisi de hiçbir taraf tarafından kabul edilmemiştir.

Gelecek yılın başında Almanya’nın AB dönem başkanlığı bazı konularda zor olacaktır, ancak Almanya müzakerelere engel olmayacaktır. Merkel, “imtiyazlı ortaklık”ın kabul edilemez bir siyasi öneri olduğunu bilmektedir; Almanya, Fransa, Avusturya ve Hollanda’dan farklı düşünen İngiltere, İspanya ve İtalya gibi bir çok AB ülkesi vardır. Yine, birkaç tane Avrupa vardır ve Türkiye, AB’nin böyle gidemeyeceğinin farkındadır ve mevcut AB kurumlarının acilen reform yapmaları gereklidir. İki hafta önce Berlin’de 10. Bertelsman Forum’unda AB genişleme sürecinin gerçekler üzerinde değil, “siyasi duygular” üzerinde gerçekleştiği görülmüştür. Eğer herkes son genişlem sürecinin oldukça ham olduğunu söylüyorsa ve yeni üyelerin hazmedilmesi sorunları varsa Türkiye’nin bazı AB ülkelerinden “duygusal gerçeklerle” karşılaştığı söylenebilir. Türkiye dünyanın en büyük 20. ekonomisidir ve son genişleme sürecindeki en büyük ülke Polonya dahil AB’ye son olarak kabul edilen ülkelerin her birisinden daha büyük bir değerdir.

Almanya, Fransa ile birlikte hala AB’nin ekonomik motorudur. Fransa, bu hafta Fransa Parlamentosu sözde Ermeni soykırımının reddini suç haline getirirse büyük bir hata yapmış olacaktır. Merkel, Fransız muadillerini böyle bir hatadan sakınmaları için uyarmalıdır. Bunun AB müzakereleri ile bir ilgisi olmayacaktır ve Almanya da bu hatanın bir parçası olmamak için çokça gayret etmelidir. Bu konudaki Alman politikası şimdiye kadar daha gerçekçiydi ve böyle kalmalıdır.

Türkler, Almanlar ve Almanya hakkında her zaman çok olumlu görüşlere sahiptir. Bunun daha ileri götürülmesi için çalışılmalıdır. Yani, Almanya diğer AB ülkelerine nispeten daha sorumlu davranmalıdır. Türkler AB’ye üye olmak istemediği için değil, bazı AB ülkelerinin ilişkileri kötüleştiren sorumsuz politikaları nedeniyle Türkiye’de AB hakkındaki olumsuz görüşler artmaktadır.

Merkel’in bu ziyareti hiçbir siyasi mesaj verilmediği için siyasi açıdan şimdiye kadar olan en önemsiz ziyaretti. Merkel’in Türk başbakanı ile iftara katılmasıyla verilen tek mesaj dini-kültürel alandadır. Ona şunu tavsiye edebiliriz: Geçen hafta Almanya’nın İçişleri Bakanı Wolfgang Schauble, Berlin’de “İslam konferansı” düzenledi ve ilgili herkesi davet etti. Almanya’nın Müslümanların yanıda durduğunu göstermek için şimdi Merkel onları ya iftara davet etmeli yada Şeker Bayramı’nın ilk günü bir görüşme yapmalı. Merkel hiç değilse şimdi Türkiye ve İslam ile daha ilgili. Bu Almanya için iyi. Türkler hala Almanya’dan özel ilişkilerin farkında olmaya devam etmesini beklemektedir. Bizim görüşümüze göre Merkel’in şimdi, iki yıl öncesinden daha fazla bu durumun farkındadır.