Kırım ve Kırımlılar – 2

Paylaş

Savaş sırasında önlerine çıkan kadın ve çocuklara asla dokunmazlar. Ancak, erkekleri esir alır veya öldürürler. Savaştıkları alandaki her şeyi talan eder, yakarlar. Geri dönmeyen birlikler olursa, büyük bir hızla savaş alanına geri dönerler, düşmanın topraklarını tararlar. Dönmeyenlerin yok edilmelerini önlemek için, o çevrede yaşanan her yeri kuşatır ve denetim altında tutarlar.

Savaş sonunda kendi sınırlarına vardıkta esirleri paylaşırlar. Esirlerin yüzde onu Hanların payıdır. Bunlar, esirlerin en seçkinleridir. Savaşta kaybedilen at vb gibi bir şey varsa, önce bu zararlar giderilir. Esirler bundan sonra paylaşılırlar. Tatar esirleri bir hayli ağır şartlar altında tutulurlar. Onlar, aç bırakılabilir veya dövülebilirler. Tatarlar, Rusların elindeki esir ırkdaşlarını kurtarabilmek için, ellerinden geleni ardlarına koymazlar. Esir Tatarları kurtarmak amacıyla, istenilen her bedeli ödemekten kesinlikle kaçınmazlar. Bizim Hıristiyanlar ise, esir kardeşleriyle ilgilenmez, kurtulmaları için hiçbir uğraşta bulunmazlar. Tatarlar, eğer kendi esirlerini kurtaramazlarsa ellerindekilere daha kötü davranır, deniz aşırı ülkelere satarlar. (İstanbul esir pazarlarının en önemli satıcıları Tatarlardı. Esirleri hayvan gibi satarlardı!) Her bir Tatarın Tatar cinsinden atları vardır. Bu atlar gayet güzel oldukları gibi, çok hızlı ve güçlüdürler. Hanların bayrağı beyaz bir at kuyruğu dur. Ayrıca, yeşil-kırmızı bir bayrakla daha başka bayrakları da vardır. Hanların kendileri, oğulları ve diğer soylu lar, Arap ve Karaman atlarıyla daha başka hızlı atlara da binerler. Hızlı atlara her zaman önem verirler; bunların yüksek değerleri vardır. Tatarlar, öteden beri bilinen silâhlar kullanırlar. Söz gelişi; uzun ve hızlı oklar, sadak, miğfer, zırh vb. Atların eyer ve koşumları basit ve kullanışlıdır; süsleri bulunmaz. Savaşlara birden fazla atla giderler. Koşar bir durumdayken, ayrı bir atın üstüne sıçrar, yorulan atı böylece dinlendirirler. Gâyet çabuk toparlanır ve harekete geçerler. Savaş sırasında çok basit hareketlerle haberleşirler. Bunlar, el sallamak, el kaldırmak veya kamçı sallamak gibi hareketlerdir. (İlkel silâhlarla böyle savaşan Tatar, ateşli silâhlara ayak uyduramamıştır. Köroğlu’nun “delikli demir” dediği üzere!..)

Geniş topraklarımıza saldırarak, atalarımızın yükselmelerine engel olan bu barbarlardan bizi Tanrı korusun! Bu halk yaban ve açtır. Verdikleri sözlerini tutmaz, buna değer vermezler. (Acaba, hangi sözler niçin tutulmamışlardır?) Kendi çıkarlarını her bir şeyin üstünde tutarlar. (Millet olmanın gereği bu değil midir?) Hâin savaşlar ve yağmalarla geçinirler. (Bu doğru bile olsa zamanın şartlarıdır.) Ancak, Tatarlar aşama yapamamanın cezâsını fazlasıyla çekmişlerdir, hattâ bir kısmı hâlâ da çekmektedirler!) Savaşlarda çok hızlıdırlar ve bu sanatı çok iyi bilirler. Bu onların doğal yetenekleridir. (Hiç kuşkusuz böyledir.)

Bilindiği gibi, Kırım’ı yüzyıllar boyu şanlı uluslar ve Romalılar yönetmişlerdir. Üzülerek ve kalbim sızlayarak yazdım. Burada bü yük suçlar ve cinâyetler işlenmiştir. Bu yüzden de Tanrının gazâbını hak etmişlerdir. Bir zamanlar, şanlı ulusların sömürgesi ve ünlü hükümdarların toprakları olan bu ülke, barbar zalim Türk Tatarların hükümranlıkları altında kalmıştır. (Sömürgeye katlanan zihniyet, konu egemenlik olunca isyan ediyor! Bu da bir bakış işte!)

(Buradan sonra söz bizim oluyor. Polonya elçisinin kitabını bu kadar özetledik. Adamın duygu ve düşüncelerini, özellikle yergilerini, belli bir ruh hâli içinde değerlendirmeliyiz. Elbette bizi baştan aşağıya övmeyecektir. Fakat gene de ilginç bilgiler vermiştir.)

Francois Baron de Tott, 17331793 yıllarında yaşamış Macar asıllı bir Fransız generalidir. 1755’te Fransa’nın Osmanlı elçiliğin de Türkçe öğrenmiş, daha sonra elçilik tercümanlığı yapmıştır. 176768 yıllarındaysa Fransa’nın Kırım elçisidir. Bundan sonra bir süre Osmanlı hizmetinde çalışmıştır. Bir topçu mühendisi olarak Osmanlı ordusunu örgütlemiş ve Çanakkale boğazını da o tahkim etmiştir. Baron’un 1784’te yayımlanan bir kitabı vardır: Türkler ve Tatarlara İlişkin Anılar. Baron, Bronevskiy’den çok daha fazla bilgi verirken, olumsuzluklardan bahsetmemiştir. Yazdıkları, iftihar edilecek iyi ve güzel şeylerdir. Yalnız bir yerde mukâyese yapıp, toplum olarak Ta tarları Osmanlı’dan biraz üstün bulmuştur. İlginç bir tespiti daha vardır: Kırklareli, Pınarhisar, Vize ve Saray hattını, bütün bir Osmanlı ülkesinin en mâmurmüreffeh bölgesi göstermiştir. Vize Saray arasında, Çakıllı köyündeki Kırım Hanı sarayından ayrıca söz ederek.

Kırım Osmanlı ilişkilerine değinerek devam edelim. Edindiğimiz bilgiler, Kırım Osmanlı ilişkilerinin pek de iyi yürümediğini göstermektedir. Osmanlılar, Kırım Hanlarına karşı dâimâ dikkatli davranmışlardır. Hanlara hem güvenmiş, hem güvenmemişlerdir! Güvenleri Kırım’ın vurucu gücüdür. Ne var ki, vurucu güç bir fırsatını bulsa Osmanlı’dan kopup önceki gibi bağımsız olmak ve hattâ Osmanlı’yı kendine bağlamak isteyecektir! Konu buraya gelince, II. Viyana Kuşatması hatırlanmaktadır. Kuşatma komutanı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa mağrur bir adamdır. Paşa, Viyana’ya dış yardım gelmesin diye, Tuna üstündeki köprüleri tutan Kırım Hanı Murat Giray’ı kastederek, Tatar Hanı olmasa da ben Viyana’yı alırım, demiştir. Bu sözün, Murat Giray’a ulaşması fazla gecikmez. Murat Giray, attığını vuran, hareketli, kıvrak ellibin süvarisini kuşatmadan çekerek buna cevap verecektir. Osmanlı’yla olan ilişkilerini göstermesi açısından bir de söyledikleri önemlidir. Bu sırada yanında bulunan özel imamıysa karara karşı çıkacak olmuştur. Murat Giray ise imamını şöyle susturur: Behey Efendi, sen bu Osmanlı’nın bize ettüğü cevrü bilmezsün. Bu, düşmanın def’i yanında lâ şey idü. (Yaptığımız, düşmanı kovmak yanında hiçbir şey idi). Ve bilürüm ki, dînimize de düşmez; ihânetdür. Lâkin anlar (onlar yâni Osmanlılar) da görsinler; kendileri kaç akçelik âdem imiş! Tatar kadrün bilsünler (Tatarların kadrini bilsinler)! Osmanlı, burada Murat Giray’a hak vermiştir ki, Merzifonlu’nun, hâlen Devlet Hastânesi yanındaki Sarıca Paşa Mescidi hazîresinde yatan başını almıştır.

Tatarlardan bâzılarının, asıllarını bilmemekten dolayı kimliklerinden kaçtıklarını görmüşüzdür. Hatta, içlerinde bizzat Tatarla rın da bulunduğu bâzıları, Tatarları başka bir ırktan bile sanmakta, durumu öğrendiklerindeyse bayağı şaşırmaktadırlar. Biz, Rumeli’de yaşayan Türk alt topluluklarının hepsini yazı konusu yaptık, hepsini özetleyip anlattık. En çok da Tatarlardan bahsettik. En az tanınıp yanlış bilinenler veyâ hikâyeleri en çok anlatılmaya değer Onlardı çünkü!