İNSANIZ VE HAKLARIMIZ VAR

Felsefede modern düşüncenin başlangıç filozofu kabul edilen Descartes’e göre; hayvanların ruhu olmadığı için herhangi bir şey hissetmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla hayvanlar insanların hizmetine sunulan varlıklar kabul edilmektedir. Acı çekmeyen varlık şeklinde ele alınan hayvanların, o çağlarda insanların elinde nasıl bir zulme maruz kaldığını düşünmek bile insanı ürpertebilir. Bu anlayıştan yola çıkarak kendini “üstün insan” gören emperyalist insan tipi kendisi dışındaki insanlara ve halklara “çağdaşlığını !” nasıl götürdüğünü anlamak kolaylaşır. (Irak örneği)Hayvan benzeri varlıklar olarak görülen barbar ve vahşi yaratıkların (yani Kızılderililer, Zenciler, Müslümanlar, vs.) kullanılacak bir araç-gereç olmanın ötesinde bir değeri olabilir mi ?

Emperyalistlerin kendileri dışındaki cemiyet ve kavimlerle ilişkileri 20. yüzyılın başlarına kadar bu mantık çerçevesinde şekillenmiştir. Batılıların bunu terk ettiğini söyleyebilmek günümüzde yaşanan gelişmeler açısından pek de mümkün görünmemektedir. Bir Afrikalının anlattığını herkes bilir: Beyazlar geldiğinde altınımız vardı, kullanamıyorduk ama mutluyduk. Onların ise dinleri vardı. Bu gün altınımız yok dinimiz var ama mutsuzuz. Beyazların ise altını var.

Dün yeni-liberal küresel egemenliği savunanlar, bugün de ABD’nin küresel-faşist emperyalizmini benzer gerekçelerle savunmaktadır. Çağın gerçeklerinin reddedilmez olduğuna dair birbirinden tuhaf ve ilginç yorumlar yapılabilmektedir. Geri kalmış ülkelerde demokrasinin yerleşmesi için bu tür bedellerin ödenmesinin normal olduğunu söyleyenlere bile rastlanabilmektedir.

Herkes düşünebilmelidir. Kimsenin düşüncesine kimse gem vurmamalıdır. Ama işkencenin yapanına veya işkencenin mağduruna bakarak yorumlar yapıldığı zamanlarda ne kadar inandırıcı olunabilir ki ? Bu gün Irak’ta olan işkence herhangi bir yerde dün-yarın başkasına olunca “hak” olabilir mi ?

Martin Luther King Jr”ın bir sözü her şeyi anlatmaya yetiyor aslında. “Yaşamımız, önem verdiğimiz olaylara karşı sessiz kaldığımız gün son bulmaya başlar…”

İnsan Hakları Haftasının kutlandığı şu günlerde “İnsanız ve haklarımızı biliyoruz” diyebiliyor ve bu uğurda mücadele ediyor muyuz ? Yani, dilimizden düşürmediğimiz insanlık kavramının toplumsallaştırılması ve içselleştirilmesi için ne yapıyoruz? Çoğalıyor muyuz bir su gibi ?

Bu gün dünyayı egemenliğine katmak için her türlü çılgınlığı yapabilen bir ABD emperyalizmi var. En önemli görev de bu egemenliği tüm “insan” bileşenleriyle kırmaktır. Ardından kendi içimizde tartışarak ayrılabiliriz.

Ülkemizde ise “keşke” diyen milyonlar var. Diyarbakırlı kadının söylediklerine kulak vermemiz kendi düşüncemizin de açılmasını sağlayabilir. “Keşke Kürt olmasaydım; keşke kadın olmasaydım; keşke köylü olmasaydım; keşke fakir olmasaydım. Hayatım bambaşka olurdu.” (BİA Haber Merkezi -26/08/2005 Tolga KORKUT ) Tüm bunları söylememek için yurttaş olabilmek, bu bilinci yaşama geçirmek gerekiyor. Dünyamızda ve coğrafyamızda İnsan Hakları Örgütlerinin raporları “insan”ların nasıl da sistem tarafından yok edildiğini, susturulduğunu gösteriyor. Çünkü “insan”lar azınlıkta.

Varolduğundan beri egemenlere karşı sürdürdüğü mücadele sonunda bir çok “hak”kı almış olan insanlık ne yazık ki bunu geçmişten geleceğe aktaramadığından her kuşak yeni mücadele safhalarını yaşamaktadır. Bu kazanımlar yasalara geçmiş olsa bile uygulamada görülmemektedir. Bu da bireysel olarak eksikliğimizden kaynaklanmaktadır.

Yaşamın her kademesinde insan olarak haklarımız var ve bunu sağlamak da yetkililerin görevidir. Sağlıklı beslenemiyorsak, okulumda kalabalık sınıflarda eğitim-öğretim görüyorsak, çamurlu kent yollarında yürüyorsak, bozuk yollarda araba kullanıyorsak, ana dilimizi özgürce kullanamıyorsak, kirli bir ortamda yaşıyorsak, işsizsek, toprağımız, suyumuz, havamız kirli ise, etnik kimliğimizden , cinsiyetimizden, mesleğimizden veya yaşadığımız çevreden, vb. bahsederken “keşke” diyor isek, kısacası mutlu ve umutlu da değil isek insan olmaktan gelen haklarımızı kullanabilme eksikliğimiz var demektir. Bu eksiklik tamamlanmadığı sürece de birileri hep bedel ödeyecektir kendi haklarını bilse de.

Dünyada mutlu olmak ve “insan” gibi yaşamak istiyor isek; örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü sağlanmalıdır. Kişilerin yaşam hakkı ve güvenliği saygı görmelidir. Her ne sebeple olursa olsun cezaevine girenlerin de haklarını aramaları ve bu hakları özgürce koruyabilmeleri sağlanmalıdır. Bu talepleri bireylerden milyonlara, milyarlara çıkarıp seslendiğimiz ve yaşamak için de bedel ödeyenler olarak çoğaldığımız zaman “insan” ca yaşam da anlamını bulacaktır.

Ziya GÖKERKÜÇÜK

Not: Bu yazı 09.12.2005 tarihli BİRGÜN gazetesinde yayınlanmıştır.