Hadrianus heykeli

İçeriği Paylaş...

Edirne son zamanda heykellerle süslenince aklımıza gelmiştir ki, çok önemli bir heykel eksik kalmıştır.
Büyükten küçüğe bilerek ve sıkça kullandığımız “heykel” de, dilimizin Arapça sözlerindendir. Şu var ki, heykel kavramının târih sürecinde değişmiş olduğunu söylememiz lâzım gelecektir. İlkel hayat tarzında, heykel demek bütün bir insanlık için neredeyse tamâmen tanrı figürü demek iken, şimdi bu husus sâdece ilkelliği hâlâ yenememiş kabilelerle Doğu dinlerinde kalmıştır. Bu insanlar, bugün de kendilerinin yaptıkları heykellere bakıp dua etmekte, bunlara tapmaktadırlar! Günümüz yüksek teknolojisinde söz sâhibi olmuş bir Japonya, Kore, Kıta ve Ada Çinleriyle, atom bombası yapmış, uzaya uydu gönderebilen Hindistan buna dâhildirler. İnançları, onların kültürlerinde ayrılmaz ve vazgeçilmez bir rükündür. Tanrı figüründen başka heykeller de yapmışsalar bile…

İslâm’ın bugünkü kutsal mekânı Kâbe, bundan öncesinde de böyle kutsal bir mekân imiş. Putperestlerin mekânı. Burada, putperestlerin tanrı sayarak her birine ayrı-ayrı görevler verdikleri üçyüzaltmış tanrı figürünün bulunduğu bilinmektedir. Kur’an’da adları geçip Şeytan Âyetlerinin de konusu olan Lat, Menat ve Uzza heykelleri kezâ buradaydılar. İslâm’daki resim ve heykel yasağının temeli de budur zâten. İslâm, koyduğu bu yasakla, puta tapılan eski günlerin hâtırâlarını unutturmak istemiştir. O günün insanı için mantıklı bir gerekçe!

Hıristiyanlıktaysa, bunun tamâmen aksine olarak dinin esasları arasında yer alan Îsâ-Meryem figürleri vardır. Her hâlde bu yüzdendir ki, Hıristiyan dünyasının başlıca süslerinden biri resimler olmuşsa, yek diğeri de heykellerdir. Resim hemen her zaman kapalı mekânların süsüyken, bâzı istisnâları saymazsak, heykel sanatının hayat sahası olarak dış mekânlarla özellikle geniş meydanları görmüşüzdür.

Heykel sanatı deyince, eski Yunan ve Roma’yı hatırlamamak ne mümkündür. O, bir canı eksik mermer hârikaları… Nispeten yakın bir zamanda yaşanan Rönesans da, mermeri elden ve gözden çıkarmadan yeni-yeni hârikalarla bu sanatın devâmını sağlamış bulunmaktadır. Rönesans döneminin Batı Avrupa ülkelerinde yapılmış heykeller, meydanlarla binâların cephelerini hâlâ daha süslemektedirler. Bu, binâ süsü heykel örneklerini, bizim İstanbul’daki Levanten Beyoğlu-Galata muhitimizde de pekâlâ görebilmekteyizdir.

Yukarıda Rönesans deyince aklımıza gelmiştir: Michaelangelo’ya nasıl olup da bu mükemmel heykelleri yapabildiğini sorduklarında: “Çok basit, çok basit!” deyip: “Ben sâdece mermerin fazlalıklarını alıyorum, altından bunlar çıkıyorlar!” diye de eklemiş! Gerçekten ne kadar basitmiş, değil mi!? Eh, böylesi bir dehâdan böyle cevap beklenirdi zâten!

Dünyânın gelmiş-geçmiş ünlü heykelleri vardır. İlk akla geleni de yedi hârikadan biri sayılan Rodos’taki heykeldir. Bu heykel, mermer kâide üstüne bronzdan yapılmışmış. Otuzüç metrelik boyunun iki ayağı arasından limana girip-çıkılırmış. İyonların güneş tanrısı Helios adına oniki yılda yapılmış, ellialtı yıl sonra (MÖ 226’da), bir depremde en zayıf yeri olan dizlerinden kırılıp oraya yıkılıvermiş. Heykeltıraşı, Rodos’a komşu Lindos adasından Chares diye biriymiş.

Rodos Heykelinden, yazılanlardan başka bilgi kalmamasına rağmen, buradan yola çıkan bir heykeltıraş olan Fransız Frederic Auguste Bartholdi, okuduklarından da ilham alarak New-York limanında Hürriyet heykelini yapmış. Aslında, o zaman bize bağlı Mısır (İskenderiye olabilir) için düşünülen bu heykelin bir miktar parasını da, Sultan Abdülaziz ödemiş! 93 metrelik bu heykel, Mısır için Fransa’da parça-parça yapılıp, Mısır’daki belirsizlikler yüzünden Ora’daki bir depoda saklanmış. Bakır ve çelik karışımı heykelin yapımında, Paris’teki kulesiyle tanınan Gustave Eiffel de bulunmuş. Zâmanın politik gelişmeleri ve Fransa-ABD muhabbeti sonucunda, heykelin ABD’ye verilmesi uygun görülmüş. 25 Ekim 1886 günü yapılan bir törenle de şimdiki yerine dikilmiş. Heykelin ilk yüzüyle şimdiki yüzü aynı değilmiş. Bartholdi, heykelin yüzünü değiştirip şimdikini annesi Charlotte’a benzetmişmiş!

Bizim ülkemizde heykel deyince, herkesin aklına her hâlde önce Atatürk gelecektir, ki doğrusu da zâten budur. Cumhûriyet, kurucusu Ata’sına duyduğu minnet ve vefâsını, O’nu bir de böyle ifâde ederek göstermiştir. Öte yandan, Ata’nın ölümünden sonra Ülke’de İnönü’nün içinde bulunduğu bir takım garâbet yaşanmıştır. Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın özel desteğiyle O’nun yerine cumhurbaşkanı seçilen İnönü, kendine “Millî Şef” gibi bir unvanı yakıştırdığı gibi, devletin paraları ve pullarından Atatürk’ü kaldırıp yerine kendini koydurtmuştur. Sonra da, bunu resmî dâirelere astırdığı fotoğrafları ve bütün Ülke’yi doldurmaya başlayan heykelleriyle büstleri tâkip etmişlerdir. Neyse… Politik bir konudur ki, bunu burada kesip geçmekteyiz.

Artık bilindiği üzere, Edirne’yi MS 122-3’te görüp, o günkü pazar yeri veyâ kasaba kılığından zamânının çağdaş bir şehrine çevirten, Roma imparatoru Hadrianus olmuştur. Kendisi Bura’yı ne derecede beğenecektir ki, kendi adını bile vermiştir. Nitekim, onun verdiği Hadrianus’un şehri mânâsındaki Hadrianopolis adı, yıllar içinde bozulup-kısalarak, kılıktan kılığa girip Edirne sonucuna varacaktır.

Pekiyi, tam adıyla Publius Aelius Traianus Hadrianus kim olmaktadır? MS 24.01.76’da İspanya-Baetica’ da doğmuş, 10.07.138’de İtalya-Baiae’de ölmüştür. Roma’nın Sûriye vâlisi olduğu sırada MS 117’de Traianus’un yerine imparator olmuştur. Traianus’un, Fırat ötesinde kendisinden önce ele geçirdiği toprakları terk etmiş, geri kalan alandaysa barışçıl bir politikayı başarıyla yürütmüştür. Hadrianus’un hayli ilgi çekici bir yanı da, kendisine karşı isyan eden Yahudileri, bugünkü vatanlarından söküp atması, onların çil yavrusu gibi dünyâya dağılmalarını başlatmasıdır! Hadrianus’un çizdiği İmparatorluk sınırları o derecede gerçekçidir ki, Roma’nın târih sahnesinden çekilmesine kadar neredeyse hiç değişmemiştir. Hadrianus bundan başka, bütün Roma imparatorları arasındaki müstesna kişiliklerden birisidir de. Yirmibir yıllık iktidarında bugünlere kadar ulaşan bir hayli icraati olmuştur.

Bugün Edirne’de; büstler bir yana, Atatürk, Fâtih ve Mîmar Sinan heykelleri vardır. Bunların hepsi, ayrı-ayrı isâbeti ve Edirne için gereği olan seçimlerdir. Buraya yazdıklarımızdan da anlaşılacağı üzere, Edirne’ye bir de Hadrianus heykeli gerekecektir. Niçin gerektiği bu kadar bir bilgiyle dahi anlaşılacağından, daha fazla bir ayrıntı vermek abes olacaktır.

Hadrianus’un bir Roma imparatoru olması, onun zâten de şurada-burada bir takım heykel ve büstlerinin hattâ profilini gösterir paraların bulunması anlamına gelmektedir. Nitekim, elimizde bile onun fotoğrafları vardır. Yâni, Fâtih’le Sinan’ın heykelleri için “olsa-olsa böyledirler” diyebiliriz. Onlardan bindörtyüz-binbeşyüz yıl öncesi yaşamış Hadrianus’un ise, heykel, büst ve para kabartmalarındaki sûretiyle fiziği “bire-bir” gerçektirler!

Türkiye’de bunun bir örneğini Antalya vermiştir. Şehr’in adını aldığı Bergama kralı Attalos’un bir heykeli Antalya’nın uygun bir yerine hâlen dikilmiş bulunmaktadır. Heykel tartışmalarında Attalos’un cinsel tercihleri de gündeme gelmiştir. Hem de bayağı çetin bir şekilde. Ne var ki, sonuçta yapılmıştır heykel, yerine de dikilmiştir. Attalos Antalya’yı kurmuş olmakla, heykeli hem güçlü bir espri olmuştur, hem o heykel artık şehrin bir süsüdür.

Konumuzun çok ilgi çekici yanı, Hadrianus’un da Attalos’unku gibi bir sâbıkası mevcuttur! O, Antonius adındaki Bilecikli bir genci sevmiştir! Hattâ, bu genç Nil’de boğulunca aynı kıyıda adına bir şehir bile kurmuştur!
Eh, mâdem ki böyle bir konu açılmıştır, devâm edelim bâri! Fâtih Sultânımız da öyle pirüpâk değildir hani! Bunu yazmaksa yeni bir şey değil, sâdece mâlûmun îlâmından ibâret olur! Şiirleri ve gerekse Kalatalı mahbûb!.. Fâtih, Galata’yı, sevdiği gencin mensup bulunduğu Mevlevîhânenin yeri olarak Kalata diye yazmaktadır.

Bakınız; Edirne’de sabunla süpürge bile heykel konusu olduktan sonra bir Hadrianus’un olmaması, hem târih önünde ayıp, hem de Edirne’yi kurmuş Hadrianus’a karşı haksızlık ve vefâsızlık olacaktır!

Yazımızı Atatürk’ün şu sözüyle bağlamış olalım:
“Bir millet ki, resim yapmaz; bir millet ki, heykel yapmaz; îtiraf etmeli ki, o milletin medenî âlemde yeri yoktur!”