Edirne’nin bayramı…

Her yıl tekrarlandığı üzere, bugün Edirne’de yerel bir bayram mâhiyetindeki kurtuluş günü kutlanmak tadır. Biz de aynı münâsebetle, halkın pek ayrıntılı bilmediği bu bayramın gerekçesini anlatmak istemekteyiz.
Türklerin, 1361’de Bizans yâni Doğu Roma’dan aldıkları Edirne, beşyüzellidokuz yıllık bir dönem sonun da ve İstanbul dışındaki Türk Trakya’sıyla birlikte; 1829, 1878, 1913 ve 1920’de olmak üzere dört defâ yaban cı devlet işgâlleriyle elimizden çıkmış bulunmaktadır. İşgâllerin ilki ve ikincisi Ruslar, üçüncüsü Bulgarlar ve so nuncusu da Yunanlılar tarafından gerçekleştirilmişlerdir. Bugünkü kutlama, işte bu sonuncusundan kurtuluşun karşılığı olmaktadır. Şimdi konuyu şöyle bir hikâye edelim:
Yakın târihimizde önemli bir yeri olan Mondros Mütârekesi’nin bir maddesi hükmü uyarınca, Fransızlar, 1918’in 4 Kasımında Sirkeci-Uzunköprü demiryolunu işgâl ettiler. Osmanlı’ya bunu kabûllenmekten başka, bir de İşgâlcilerin ihtiyaçlarını karşılamak gereği düşmüştü! 14 Ocak 1919’daysa, Fransızlar yerlerini Yunanlılara bıraktılar. Yunanlıların, mevziî de olsa Trakya’ya çıkmış olmaları Bura’da yaşayanları haklı bir kaygıya sevk etti. Çünkü aynı Yunanlılar, buna paralel olarak “Nüfûsunun çoğu Rumdur.” diyerek, Çatalca’ya kadar Türk Trakya’ sını istemeye başlamışlardı. Bu konuda, dünyânın önemli zeminlerinde faaliyet göstermekteydiler ki, durum bir hayli kritik noktaya varmıştı. Çünkü, anılan zeminlerde destek ve taraftarlar da bulmaktaydılar.
Bu şartlar altında, büyük ihtimâlle Edirneli Talât Paşa’nın telkinleriyle ve gene Edirneli Avukat Mehmet Şeref Aykut, Edirne Milletvekîli Fâik Kaltakkıran, Edirne Belediye Başkanı Şevket Dağdeviren ile Edirne eşrâfın-dan Yolageldili Kâsım Efendi önderliğinde, Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Cemiyet, az bir zaman sonrasında, Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmâniyesi adına dönüp, 1918 Kasımında Edirne Vilâyetine verdiği bir dilekçeyle hukûken ve fiilen çalışmaya başladı.
Cemiyet, Trakya’nın tamâmında örgütlendi. Durumu ve kaygılarını, Sadr-âzam Tevfik Paşa başkanlığın daki zamânın Osmanlı Hükûmetine de bildirdi. Ancak, Hükûmet bu konuda iyimser olup, Cemiyet’in bu kaygıları nı paylaşmamıştı. Hükûmet, her şeyin Mondros Mütârekesi’nin çerçevesi ve güvencesinde olduğu kanaati ve ra hatlığındaydı! Yâni, Osmanlılara göre bu geçici bir durumdu, günü geldiğinde işgâl kalkacaktı!
Ancak, bundan sonrasının gelişmeleri hiç de sanıldığı gibi olmadı. Bu minvâl üzere, 18 Ocak 1919’da Pâris Sulh Konferansı toplandı. Konferansın havası da, Cemiyet’in kaygıları doğrultusunda esmeye başlamıştı.
Konferans, Osmanlı’nın kaygı ve taleplerini dikkate bile almıyordu. Hattâ ve üstelik, nâzikâne (!) bir biçimde toplantı dışına çıkarılmıştık. Yâni kibarca buradan kovulmuştuk! Osmanlı ayrıldıktan sonra, onun gıyâbındaki gö rüşmelerse hâliyle aleyhte hükümler içermekteydiler. ABD, bir ara bizden yana tavır koyar gibi olduysa da, so na doğru o da desteğini çekmişti. Ne var ki, Pâris Konferansı, kesin bir sonuca varmadan meseleyi Londra’da görüşmek kararına bağladı.
Londra Konferansı, 1920’nin 12 Şubat ve 10 Nîsan târihleri arasında toplandı. Aynı sırada, İngilizlerin Osmanlı elçisi Ülkesine görüş bildirmişti. Türklerin, Trakya’nın kaybına râzı olmayacakları ve ortamın karışacağı gerekçesine dayalı bu görüş dahî, Konferansın eğilimlerini değiştiremedi. Şu var ki, gene bir sonuç alınamamış tı. Trakya meselesi, burada da muâllakta kalmıştı. Ancak, hava hep aleyhteydi; Trakya Yunanlılara verilmek is teniyordu. Bu defâ, 19-25 Nîsan 1920’de San Remo’da toplanılmasına karar verildi. San Remo kararıysa, Sevr dayatmasının hazırlığı mâhiyetindeydi. Konferanslardan yenik çıkmış, kâğıt üstünde kaybetmiştik. Karâra uya-cak olsak, bir çok kayıp yanında bir de Trakya’yı kaybedecektik. Olmak veyâ olmamak noktasına gelmiştik.
Ankara ve Osmanlı Hükûmetleriyle, Askerler ve Cemiyet… Herkes kendine göre bir gayretin içindeydi-ler. Yunanlıların, San Remo kararını kuvveden fiile geçirmek girişimlerini önlemek yönünde çalışmalar başlatıl mıştı. Cemiyet ve Askerler, Edirne’de bir konferans düzenlediler. Meseleyi kendi aralarında görüşeceklerdi. Av rupa ülkelerine gönderilmek üzere, içinde Edirneli gayri Müslimlerin de bulunduğu bir heyet oluşturuldu. Bura daki gayri Müslimlerin rolleri hayli önemliydi. Bunlar, “Biz hâli hazır durumdan memnûnuz, Türklerle dostuz, yâ ni Trakya’yla Edirne Türklerde kalsın, statüko korunsun!” diyeceklerdi.
Yunan ordularıysa aynı sıralarda, Anadolu içlerine girip yayılmaya başlamışlardı. Osmanlı Hükûmeti bü tün bu olan-bitenlere rağmen, iyimserdi! Politik bir çözüme olan inancını kaybetmemişti! Hükûmet, bir yandan yalvar-yakar kendince politik girişimlerde bulunurken, bir yandan da Trakya’daki Ordu’ya müdâhale edip, Ordu’ nun aldığı önlemlere engel olmaya çalışıyor, “Aman sakın haaaa!” diyordu! Karşımızdaki güçler, Hükûmet’e, 16 Temmuz 1920 târihli Spa Konferansını toplayarak cevap verdiler. Kararlarından dönmeleri söz konusu bile de ğildi. Osmanlı’ya da karârın imzâsı için on gün süre tanıdılar. Ne var ki, daha bu on gün dolmadan, Yunanlılar Tekirdağ, Uzunköprü ve Karaağaç’tan Trakya’ya girmiş bulunuyorlardı. Tekirdağ’da bir direnç görmediler. U-zunköprü ve Karaağaç’taki birliklerimiz ise, yetersizdiler. Altı günün sonunda bütün Trakya işgâl olundu.
Trakya’nın fiîlî durumu üzerine, İstanbul’da Saltanat Şûrâsı toplandı. Sultan Vahdettin, Şûrâya sordu ki,
San Remo’yu kabûl mü, yoksa red mi edelim. Kabûl karârı çıktı. San Remo’nun imzâsı için, gene bir Edirneli o lan Filozof ve Şâir Rızâ Tevfik (Bölükbaşı)’yla Hâdi Paşa ve Reşit Hâlis Bey seçildiler. Bunlar, Sevr’e gidip attılar imzâyı! Anlaşma uyarınca, Edirne’deki Türk ve diğer Müslümanlar kutsal yerlere sâhip olmaya devâm edecekler ve belediye hizmetlerinde de söz hakları olacaktı. Trakya’yı ver, bu kadarına râzı ol! Ne fedâkârlıktı bu!
Edirne ve Trakya’nın kaderi artık, Anadolu’daki Millî Mücâdelenin sonucuna bağlanmıştı. Atatürk, Edir-ne’deki Cemiyet’e yazdığı bir mektupta bunu böyle diyordu. Edirneli ileri gelenlerden Şâkir Kesebir’le Ekrem De miray, aynı doğrultuda Anadolu’ya geçerek Ankara Hükûmeti’yle temas kurdular. Sonuçta, Trakya’da Şâkir Ke sebir ve Fuat Balkan önderliğinde direniş çeteleri kuruldu. Bunlar, Yunan işgâl güçlerine hatırı sayılır darbeler vurdular, onları yıldırıp-yıprattılar. Anadolu’daki direnç ile 1. İnönü savaş ve zaferi, Avrupalıları yeniden düşün-meye sevk etti. Hesapları tutmamış şartlar yön değiştirmeye başlamıştı. Yeniden konferanslar düzenlediler: 25 Ocak 1921 Pâris, 21 Şubat 1921 Londra… Onlar durumu kavramışlar, Sevr’i yumuşatmayı öneriyorlardı! Osman lı ve Ankara Hükûmetleri dâveti almış, ikinci Londra Konferansına ayrı-ayrı katılmışlardı! Ancak, toplantının gü nü ve saati geldiğinde Osmanlıların Heyet Başkanı Tevfik Paşa, aradan çekilmek basîretini göstermiş ve Ankara Hükûmetini Avrupalı Müttefiklerin muhatabı olarak kabûl etmişti. Bütün bu görüşmeler formaliteden öteye ge çemiyorlardı. Masa başında anlaşmak mümkün değildi. Zâten, Yunanlılar da Anadolu’da saldırıya geçmişlerdi. Ankara Hükûmeti gerçeğe çoktan varmıştı. Neyin, nasıl ve nerede kazanılabileceğini iyi bilmekteydi. Bu sırada 2. İnönü zaferi geldi. Yunanlıların kaybetmesi, hem Müttefikleri dağıtıp aralarında anlaşmazlığa düşürdü. Hem de ellerindeki kartların pek güçlü olmadığını anlamalarına yetti. İki İnönü üstüne bir de Sakarya zaferi eklendi. İnönü ve Sakarya boyunda ard-arda kazanılan savaşlar, Türkleri mutlu edip kazanma umutlarını artırırken, Yu nanlıları tersine bir duruma, umutsuzluğa sürükledi.
Bu sıralar, müzâkereler aksak-kopuk ve bölük-pörçük devâm ederken, zaman Türkler lehine işlemek-teydi. İstanbul’un Osmanlı Hükûmeti artık devre dışındaydı ve mukadder sonunu beklemekteydi, Ankara Hükû meti ise müzâkerelerden çekilmiyordu. Bir yandan Avrupa’da diplomatik girişimler sürdürülürken, diğer yandan Anadolu’da askerî kazançlar sağlanıyordu. Bu kadar gelişmeyi Ankara’dan takip edip, gerektiğinde müdâhalede bulunan, direktifler veren Mustafa Kemâl ise Mehmetçiği de derleyip-toparlamış olarak uygun zamân beklemek teydi. Yunanlıya son bir darbe için az kalmıştı.
Büyük Taarruz bu sırada yapıldı. Ege, İzmir ve deniz!.. Bu, Yunanlılarla içerideki Rum yandaşlarının tü-kenmeleri demek oluyordu. Anadolu’da kazanılan zaferler, Anadolu’nun kendisi gibi artık Trakya’nın da ufkunu açacak, mâkûs tâlihini döndürecekti. Anadolu’da kaybeden Yunanlı’nın Trakya’da tutunması mümkün müydü?..
Gene bir takım görüşmeler, görüşmeler, görüşmeler… Böylece Mudanya Mütârekesi’ne varıldı. Trakya boşaltılacaktı. Ancak, devir ve teslim Türkler ve Yunanlılar arasında olmayacaktı. Yunanlılar çekilip Trakya’yı bo şaltırlarken, yerlerine; Fransız , İngiliz ve İtalyanlar geçeceklerdi. Sonra onlar da çekilip, Bölge’yi birer protokol-le Türklere bırakacaklardı. Fransızlar, 15 Ekim 1922’de Edirne ve çevresini teslim aldılar. Yunan karargâhı aynı gün Karaağaç’a taşındı, 31 Ekim akşamıysa Edirne’yi tamâmen boşaltmışlardı. Ankara Hükûmeti, Edirne vâlili-ğine 8 Ekim’de Şâkir Kesebir’i atanmıştı. Bir süre Çorlu ‘da görev yapan Vâli, 24 Kasım 1922 günü saat 13.00’te yanındaki heyetle birlikte Edirne’ye girdi. Ertesi gün 14.30 sularında Fransızlarla devir-teslim merâsimi yapılıp, taraflarca bu konudaki tutanak imzâ altına alındı. Edirne artık kurtulmuştu!