29. Uluslararası İstanbul Film Festivali Günlüğü -4

29. ULUSLARARASI İSTANBUL FİLM FESTİVALİ GÜNLÜĞÜ
4. KISIM
15.04.2010
Reha Erdem sinemasını yalnızca Kaç Para Kaç’ı tenzih edebilerek, sevmediğimi söylemeliyim. Son filmi Kosmos da, bende Kaç Para Kaç’ın yanına ekleyebileceğim bir film izlenimi uyandırmadı. Sebebi sevmediğim önceki işlerinde olduğu gibi cümleyi sollayan teknik. Kosmos’ta mucize felakettir diyor Erdem ve dışarıdan beslenen ile içeridekilerin Dünya dışı Dünyalılığına bir göz atıyor. Fakat çoğunluğun aşık olduğu ve nefes kesici bulduğu kar altındaki Kars görüntüleri ve deneysel ses kurgusu, özgün bir atmosfer ışığında bu bakış açısını desteklemekten çok kendi bağımsız Kosmos’larını yaratma amacı taşıdığını hissettiriyor ve bence bu aşk değil ayrılık sebebi.
Ses, Ümit Ünal filmografisinde öncüllerinden epey farklı bir sinema dilinin hakim olduğu Gölgesizler’le tanıdığımız ve kalıcı olacağı gözlenen tercihlerin yön verdiği ve genel çerçeveyi çelmelediği bir film olarak hatırlanacak. Filme, birkaç küçük an dışında atmosferi tam oturtulmamış, yönetmen dokunuşları yerli yerinde gözükmeyen bir reji hakim. Fakat iki çift laf etmek istediğim unsur filmin kusurları değil Uygar Şirin’in % 60-70’nin kendine ait olduğunu söylediği senaryosunun artı ve eksileri.
Uygar Şirin, karakter yolculuğu ve trajedi temalarına yatkın ve bu temalardan yola çıkılarak layıkıyla kotarılmış işleri çok seven bir eleştirmen ve yazar. Kendi eserlerinde de bu iki konu başlığını ele almaktan hoşlanır ve onları harmanlayarak kullanmayı tercih eder. İlk romanı olan ve benim pek sevmediğim Anne, Tut Elimi! başkarakteri Ceren’in trajedisidir ve Şirin Ses’te de karşımıza çıkan bir diğer karakteristik özelliğini gösterir, trajedinin kabuğunu çocukluk dönemi ve ebeveyn suretinden analizlerle sağlamlaştırır. Çok sevdiğim ikinci romanı Büyük Deniz Yükseliyor’da da ana karakterlerin olduğu kadar onların arkasında bıraktığı toplumun da trajedisini ortaya koyar. Ve eserlerinin finalinde tıpkı Ses’te olduğu gibi trajedi yoluyla karakter odaklı katharsise ulaşır. Ses bu anlamda Anne, Tut Elimi! ye çok benziyor ve arızaları da bu noktada baş gösteriyor.
Film Derya’nın hikayesi olarak başlıyor, sesin ortaya çıkmasıyla Derya’nın trajedisine dönüşüyor. Akabinde Şirin’in gerçekleştirdiği en şık hamleyle ses , korku unsuru olmaktan kaçındırılıp cinsiyetsiz karakter olarak konumlandırılarak Derya’nın karakter yolculuğu başlatılıyor. Fakat bundan sonraki kısımlar (oyunlar,tesadüfler,zıtlaşmalar) bulmacayı hakikate ulaştırmaya çalışırken cılız kalıyor ve özellikle Onur karakteri (Şirin yapılan en büyük değişikliğin onun üzerinde olduğunu söylüyor) onun hikayesi ve tiratları bu bulmacadan uzak ve gizemin ilk ayağı açığa çıktığında aslında film boyunca havada asılı kaldığını ve bulmacaya tesadüf yelinden başka bir katkısı olmadan kendi trajedisinin ceremesini çekmeye çalıştığını hissettiriyor. Ümit Ünal cilası olduğu belli olan karakterin, Şirin’in özgün senaryosunda çok daha farklı bir yerde durduğunu rahatça kestirebiliyorsunuz.
Gizemin yol haritası zayıf olduğu kadar ilk sürprizi de aynı seviyede. Anne, Tut Elimi! bakış açısının bir yansıması bu ve sırrın böyle bir hakikate bağlanması hayal kırıklığına uğratıyor ve olay örgüsünün film boyunca gerilimden uzak bir dokunaklılığa varmaya çalıştığına kanaat getirmemize neden oluyor. Fakat esrar çemberini tamamlarken yolculuğun başlangıç çizgisini de çizen final (sürpriz) sade ya da tahmin edilebilir düzeyde görünebilir ama Şirin’in yolunu aydınlatan en iyi tercih.H.P . Lovecraft Tapınak isimli öyküsünün bir yerinde “Yalnız aşağılık bir düşünür, görülmedik ve karmaşık olanı, doğaüstücülüğün ilkel, kestirme yoluyla açıklamakta acele eder.” der ve Şirin’in kendisine ait olduğunu bildiğim bu son tüm arınmışlığıyla Lovecraft’ın deyişinin peliküle aktarılmış en nitelikli destekçisi.
Bitirirken bir itirazıma kendi örneklerimle ışık tutmak istiyorum. Ümit Ünal gösterimden önce filmin isminin Ses olduğunu ancak filmin kadının sessizliği olarak okunması gerektiğini söyledi. Şimdi,ilk olarak filmi bu şekilde okumadığımı ve açıkçası filmin herhangi bir alt metine kapı aralamadığını aralıyorsa bile göremediğimi söylemeliyim. İkincisi Uygar Şirin alt metin seven bir yazar kanımca ve onun böyle bir derdi bu şekilde bir senaryoyla aktarmayacağına eminim. Çünkü karakter yolculuğu meraklısı olarak Yusuf Üçlemesi’nden hareketle kader, karakter ve hayatın evreleri üzerine dişe dokunur şeyler söyleyen, büyük bir kazadan sağ kurtulan birey trajedisi konu başlığı altında The Fearless’ın Amerikan toplumu hakkında çok sert sözler kaleme aldığını düşünen, Cast Away’ın işi zen budizmine vardırdığını gören ve The Unbreakable’ı insanın kendini bulması/gerçekleştirmesi üzerine bir film olarak niteleyen biri Uygar Şirin ve farkındalıkları rutine çevirmeyi başaranların muvaffak olabildiği günümüzde duruşunu sağlam temellere oturtarak kalemini anlamlandıran ender yazarlardan biri.
Günü Lübnan ile kapattım. Lübnan aktif savaş ve savaşın kişilik ve taraf olarak farklı karakterler üzerinden hikayeleri bazında yenilikçi bir film değil ve The Hurt Locker ile mukayese edilmesi gereksiz. Neredeyse tamamı bir tankın içinde geçen filmin ritmi ise iyi ayarlanmış, gerilim ve vicdan muhasebesi imaları da bu dinamiğe başarılı şekilde boca edilmiş.
16.04.2010
Süt için Yumurta düzeyinde değil ama kendi ayakları üstünde çok sağlam duran bir film diye düşünmüştüm. Bal da yine çok sağlam bir film ama onu da üçlemenin en iyi filmi olarak nitelemeden Süt’ün altına yerleştiriyor ve hikayenin en rahat izlenen filmi olarak görüyorum. Ters kronolojinin getirdiği olgunluğun dağılımının mı bunu bir gereğe dönüştürdüğünü de kendime soruyorum.
Eve Giden Yol ile çok kan kaybeden Semir Aslanyürek sineması Yedi Avlu ile beklediğim toparlanmayı gerçekleştiremiyor maalesef. Üzücü tarafı filmin bütün kötülüğünün yanında büyük bir emek harcanarak ortaya konulduğunu hissettirmesi. Bir türlü bitmeyen yedi farklı hikayenin anlamlandıramadığımız mesajlarının, varılmak istenen ortak noktadan çok farklı telde çalan bir temayla birleştirilmeye çalışılması… Yedi Avlu galiba sinemamızın Southland Tales’ı ve üstelik bildiğim kadarıyla sevenleri de var.
Gaspar Noe’nin araf pornosu Boşluk; ölüm başlangıç,doğum daimi süreç ve tek gerçek seks (maddeye ruh katma) diyor.Film, rüyasında semalarda gezinmeyi ve suyun dibinde hareket etmeyi sevenlerin uyandığında yaşadığı hoşluk hissini, buz gibi bir mayışıklıkla servis etmeye çalışıyor. Fakat alıcısı yalnızca o kitle.
17.04.2010
Kars Öyküleri’nin yapım süreci ve amacı takdire şayan. Fakat bir sinema filmi olarak izleyici üzerinde 4 kısa filmin oluşturduğu bir bütünlük hissinden çok, bir seçki DVD’sinde arka arkaya izlenen her yönüyle birbirinden bağımsız (tabii ki bağımsız olacak fakat bir proje ve temadan söz ediyoruz) 4 kısa film havası etkisi bırakıyor.
Pus seyirciyle arasına mesafe koyan bir film değil, seyircinin orada olduğunu ya da olacağını unutan bir film. Bir de güme giden bir Ruhi Sarı performansı var.
Jim Jarmusch’un Kontrol Limitleri’nin anlam arayışı telaşı çok tutarsız. Zengin monotonluğu ise gülümsetici değil ve eşlik ettiği telaşa ayak uyduramıyor.
Hırs güzel bir sürprizdi, hem günün stresini attım hem de uzun zaman sonra ilk kez kendinin farkında olmayı unutmayan bir mockumentary izledim. Hırs ile Beyoğlu Sineması’na veda ettim, Atlas’la vedalaşmaya gidiyorum.
Ole Bornedal’ın dindar Kosmos’u Bizi Şerden Koru başarılı bir Yaşayan Ölülerin Gecesi ve 13. Karakola Saldırı kırması olabilirmiş. Fakat kafası çok karışık. Yabancılık (soyut değil din,dil,ırk açısından) mevzusundan giriyor, müdafaanın meşruiyetini sorguluyor en sonunda da “Körle yatan şaşı kalkar” diyerek doğurgan geceyi (kısa tutup) kısır sabaha bağlayarak bitiriyor. Direkten dönmüş bir film Bizi Şerden Koru ve muhafazakarlık dozu artmış bir Hollywood versiyonuna da uzaktan göz kırpıyor sanki.
Atlas’a da veda ettim. Festivali arka arkaya dört filmle Yeni Rüya’da nihayete erdireceğim.
18.04.2010
Todd Solondz’un kara komedisi Savaş Sırasında Yaşam’ın en büyük başarısı aykırı bir şeylerden bahsederken tutturduğu düzeyli sinemasını, tüm dersleri pekiyi asosyal çocuk imajından uzak tutabilmesi.
Bay Hiçkimse hayal kırıklığının hakem işlevi gördüğü bir yanılgılar mücadelesi. Mücadeleye girmeden,f ilmi bir Benjamin Button parodisi olarak da okumanız mümkün ki aslında bu da bir yanılgı. Benim açımdan en güzel tarafı ise Nowhere Boy’dan sonra bir kez daha The Chordettes’ın Mr. Sandman’ini uzun uzun dinleme fırsatını yakalamak oldu.
Köpek Dişi marka olacak kadar başarılı bir karşı ütopya filmi. Festivalin en iyilerinden.
Şişkolar, ismiyle müsemma bir manzara filmi değil. Entrika sever senaryosu, yola çıktığı metaforu başarılı bir kara komediye dönüştürmenin önündeki en büyük engel. Festivali vasat bir filmle açmıştım vasat bir filmle kapatmış oldum.
Festival bitti.
Benden büyüktü.

Mail:ahmetcanyldz@yahoo.com