Uzun bir Savaşın Başlangıcı mı?

Uluslararası Stratejik Etütler Enstitüsü’nün (IISS) 8-10 Eylül tarihlerinde Cenevre’de gerçekleşen Dördüncü Küresel Stratejik Değerlendirme toplantısı “Çatışma ve Barış Üzerine Yeni Düşünce” konusunu ele aldı. Elliden fazla ülkeden 400 civarında entelektüel, siyasetçi, diplomat, akademisyen ve subay dünyanın bugün karşılaştığı tehditleri ve bu tehditlerin geleceğini tartıştı. Gerçekten de gelecek nesiller için dünya şimdi yalnızca Thomas Friedman’ın deyişiyle “düz” değil aynı zamanda daha tehlikeli.

Klasik anlamdaki tehditler yeni bir düzey ve yeni bir şekil alıyor; öyle ki ne ulus-devletler ne de uluslararası örgütler bu tehditlerle baş edebilir. Özellikle ABD politikaları yoğun meydan okumalar ve eleştirilerle karşı karşıya ancak ABD hala tek küresel güç ve bu durum yakın zamanda değişecek gibi görünmüyor. Bu, ABD’nin hala dünyanın her yerinde (iyi veya kötü amaçlarla) askeri operasyonlar yapabilecek ve bunun maliyetini karşılayabilecek tek güç olduğu anlamına gelmektedir.

Afganistan’da Birleşik Kuvvetler Komutanı Gen. Karl Eikenberry Afganistan’da sadece bir devlet kurmanın değil bütünüyle yeni bir toplum yaratmanın ne kadar güç olduğunu vurguladı. Şu bir gerçektir ki Taliban yönetiminin devrilmesinden sonra okula gitmeye başlayan altı milyon çocuktan iki milyonu Taliban yönetimi zamanında okula gitmesine izin verilmeyen kızlardır. Afganistan ne şekilde olursa olsun cehalet ve yoksulluk ile savaşılması gerektiğini gösteren örneklerden sadece birisidir. 11 Eylül saldırılarının beşinci yıldönümünde hatırladığımız bir husus; terörizm özgür halkların en büyük düşmanıdır

Sorun özgür halkların, vatandaşlarının temel haklarını koruyarak terörizm ile nasıl mücadele edeceğidir. Gerçekten de dinci totaliter gruplar özgür halkların bu zayıflığından istifade etmekte ve kendi kontrolleri altındaki halklara tek tip bir hayat tarzı dayatmaktadır. Dinci fundamentalizm şeklindeki yeni tip terörizm, hükümetlerinden ve mevcut ekonomik sistemden memnun olmayan kitleleri çekmektedir. “Usame Bin Ladin olgusu,” bir çok Arap rejimi gibi rejimlerde hükümetlerini demokratik yollardan değiştiremeyen veya kendi toplumlarında kendilerini ifade etme fırsatı bulamayan milyonlarca insan için Batı’ya karşı ideolojik direnişin sembolü haline gelmiştir.

Böylece Batı, hayatı Soğuk Savaş yıllarından daha zor hale getirecek yeni bir tehdit şekliyle karşı karşıya gelmiştir. Dünya güvenliksiz ve demokratik devletler terörizme karşı kendilerini korumak ve gerekirse askeri yöntemlerle terörizme karşı savaşmak zorundadır. Ancak bu durumda hangi tarz askeri operasyonların – Amerikan tarzı mı? İsrail tarzı mı? NATO tarzı mı? — kabul edilebileceği sorunu ortaya çıkmaktadır.

Nükleer silahların yayılması Batı için başka bir tehdittir. Şimdi İran nükleer yayılma sorununu temsil etmektedir. BM Güvenlik Konseyi’nin sürekli üyesi Çin’in bu konuda “çifte standardı” reddederek İran’a destek çıkmaktadır ve Batı’ya nükleer silahların Batılı güçlerin tekelinde olamayacağı mesajını vermektedir.

Nükleer tartışma yalnızca İran etrafında dönmüyor. Batı’nın Çin’den daha az etkiye sahip olduğu Kuzey Kore diğer bir problemdir. Çin de küresel askeri meselelerde “yeni dengeleyici” olarak ortaya çıkmaktadır. Şanghay Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Dr. Jiemian Yang’ın ifade ettiği gibi Çin, hiç bir Batılı kuvvet kendisine karşı durmaya cüret etmesin diye ordusunu modernleştirmektedir. Geçekten de Çin askeri reformlar için çok fazla harcama yapmaktadır.

İran’ın resmi görüşünü belirten eğitim ve araştırmadan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Dr. Manoucher Mohammadi İran’ın diğer İslam ülkelerinin lideri olmak ve İslam ülkelerinin de bazı nükleer programlar geliştirilebileceğini göstermek için “zamanın ruhu”nu (zeitgeist) nasıl kullandığını göstermiştir. Nükleer silahlara sahip olmak şimdi İran için milli bir gurur meselesidir.

Yeni ortaya çıkan Asya güçlerinin küresel güvenliğe etkisi şimdi daha güçlüdür ve “küresel güç dengesi için yeni bir arayış” (Henry Kissinger) vardır. Çin’in yanı sıra Hindistan yeni bir küresel oyuncu olarak ortaya çıkmaktadır ve şüphesiz Doğu Asya daha büyük ekonomik ve küresel rol oynayacaktır. Ancak bu bir çatışma beklendiği anlamına gelmemektedir.

Çatışama İslam ve Hristiyanlık arasında olacak gibidir. Papa 16. Bendict’in son konuşmaları İslam dünyasında büyük bir gürültü kopardı. Dünya büyük bir hızla irrasyonelleşiyor ve önde gelen bazı liderler bu gidişe radikal İslamcı hareketlere daha fazla sempati kazandıracak şekilde katkıda bulunuyor. İslam dünyasının Hristiyan dünyası gibi bir reform sürecinden geçmediği doğrudur. İslam ülkeleri arasında sağlam bir birlik de yoktur. Fakat dünyanın bazı yerlerinde Hristiyan değerleri ve İslam değerleri arasındaki çatışma olduğu gerçektir ve çatışmanın ateşi giderek artmaktadır.

Bu durum nihayet İslam ile Hristiyanlığın karşı karşıya gelemsi midir? Mesela Avrupa İslamı var mıdır, veya genel olarak Batılı ülkeler kendi toplumlarındaki İslami unsurları nasıl kontrol altına almalıdır? Hindistan, Avrupa için Müslüman nüfusu ile nasıl ilgilenebileceğine dair örnek olabilir mi? Önceki Hindistan Dışişleri Bakanı Jaswath Singh “Hindistan İslamı içerserken Avrupa İslamı dışlamıştır” diyerek iki örneği ayıran tarihi gerçeği vurgulamıştır.

Türkiye’ye kültürel ve dini değerleri nedeniyle karşı olan bazı Avrupalı politikacılar İslamı “içersemek” için ortaya çıkan tarihi fırsat yerine İslamı “dışlamaının” tarihsel devamını temsil etmektedir. Bu uzun bir tartışma ve siyasi sorundur. Bununla beraber Avrupa politikaları uzun vadede ABD’ye rehberlik de etmektedir. Transatlantik ilişkilerde İslam her iki taraf için de yeni bir tehdit olarak birleştirici bir nitelik kazanmaktadır. Rusya “İslamın sınırlı içsersenmesine” başka bir örnektir. Rusya için İslam bir tehdit olarak değil Asya bölgesin geleceği için bir şans olarak görülmektedir. Orta Asya’da Türki Cumhuriyetlerin Kafkasya devletleri gibi laikliklerini korumaları ve Batılı ülkelerle aynı yoğunlukta radikal İslami hareketlere karşı mücadele etmeleri ise oldukça ilginçtir.

”Çatışma ve barış üzerine yeni düşünce” ne tür bir barış istediğimizi de öngörmektedir. Siviller sürekli korku içindedir; hiçbir yerde güvenlik tamamıyla sağlanmış değildir. Batılı ülkeler özgürlüklerini terk etmiyorlar. Aynı zamanda ılımlı İslami rejimler ve seküler İslam toplumları da radikal dinci hareketlerin kurbanı olma tehlikesiyle yüz yüzedir.

ISS konferansının kapanış konuşmasında Sir Michael Howard sadece birkaç yıl önce başlayan “uzun bir savaş” var dedi. Bu sadece askeri anlamda değil, fakat değerler ve politikalar savaşı anlamında. Şimdi herkes totaliter bir ideolojinin önünün alınması ile sorumludur. Ancak gerçek bizi oldukça karamsar bir görüşe itiyor; dünya bölünmüş ve şimdi ortay çıkan bir çok dünya var. 1945’te BM ile kurulan küresel sistem gelecekteki sorunlarla mücadele edemez. Şimdi daha yaratıcı bir sistem olmalı!