Türk-Yunan Tangosu ya da Sadece Sirtakisi?

Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni’nin ziyareti beklendiği gibi büyük bir başarı sağlamadı.
Nedeni basit: Yunanistan hala Türkiye’ye güvenmemektedir. Bütün beyanlarıyla Bakoyanni, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmakta ve Türkiye’nin herşeyin suçlusu olduğu ve Yunanistan’ın AB içinde Türkiye’ye destek vererek sanki Yunanistan hiç hata yapmıyormuş gibi Türkiye’nin suçunu hafifletmeye çalışmakta olduğu izlenimini vermektedir.

Türk basınında bu beyanlar ciddi şekilde eleştirilmiştir ve Türk halkı artık daha fazla Yunanistan’ı ciddiye almayacaktır ki bu, Yunanistan için iyi değildir. Diğer bir ifadeyle, ziyaretten sonra Türk tarafının genel kanısı Yunan politikasının değişmediği yönündedir. Tek değişen şey aynı argümanı Yunanlı bir erkeğin değil Yunanlı bir bayanın dile getirmesidir.

Bakoyanni Türkiye’ye destek ve yardım sözü verirken Kıbrıslı Rumların Türkiye’nin müzakere başlıklarına başlamasını engellemekle uğraşmaları yeterince kötüdür. Bu, Rum sirtakisinden çok Yunan-Kıbrıslı Rum tangosuna benzemektedir. Yunanistan dışişleri bakanı, Abdullah Gül için aslında çok nazik bir şekilde hareket eden en fazla uzlaşma yanlısı meslektaştır. Kıbrıs politikası nedeniyle Gül çok sert eleştirilere maruz kalmıştır ve bu ziyaretle aslında Batıda yeni birşey olmadığı görülmektedir!

Yunanistan Türkiye’ye karşı en azından birçok uzmanın gözünde suni bir güven göstermektedir. Yunanistan ne yazık ki Türkiye’nin güvenini kazanmak için somut adımlar atmak gibi büyük bir fırsatı kaçırmaktadır. George Papandreou, Yunanistan’ın PKK’lı terörist ve militanlara mali ve lojistik destek verdiği daha kritik yıllar da bile Türkleri kendi tarafına çekmek de çok daha iyiydi.

Türklerin hafızası iyidir ancak Türkler komşularını affetmeye ve suçlarını unutmaya hazırdırlar. Eğer birileri Papandreou ve İsmail Cem arasındaki ilişkiyi analiz edecek olursa barışın her iki tarafın da samimi olduğu durumlarda daha iyi kurulduğunu görecektir.

Bakoyanni beyanlarını İstanbul’dan çok Brüksel’de yapmalıdır. Örneğin “Lefkoşe Avrupa’daki tek bölünmüş başkent” dediğinde Türkiye’nin Kıbrıs’ta olanlardan sorumlu olduğunu ima etmektedir. Bakoyanni maksatlı olarak sadece Güney Kıbrıs’ta yapılan ve Kıbrıslı Rumların Türklerle birarada yaşamak istemediklerini gösteren son seçimleri unutmakla kalmamış aynı zamanda Kıbrıslı Rumların Annan Planını reddettiklerini de unutmuştur!

Bu söylemle kesinlikle bir yere varılamaz.
İkili ilişkiler açısından anlaşmaya varılan sekiz konunun daha iyi bir komşuluk ortamı yaratmaya yardımcı olabileceği kabul edilmelidir.

Bu bir Yunan-Türk klasiğidir; önce 2 savaş uçağı it dalaşına girerler ve çarpışırlar daha sonra Yunan pilot ölür. İki ülke arasında kırmızı bir hat vardır! Neden resmi görevliler bu kaza olmadan önce birbirlerini bilgilendirip buna engel olmadılar?

Gül’ün uçağı, bugün inşallah Yunanistan’ın büyük yardımı ile müzakereleri resmi olarak başlatmak için Lüksemburg’a uçacak. Allah’a şükür İngiltere orada olacak ve Türkiye’nin katılımına özen gösterecektir. Bu tip durumlarda gerçek dostlara ihtiyaç vardır. Kim bilir, belki de Yunanistan İngiltere’nin yerini alabilir.

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Berlin ziyareti çok önemlidir. Talat, İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw ile adada buluştuktan sonra Almanya onu davet edecek cesareti buldu. ABD’nin, KKTC tanınmayacaktır ama KKTC’nin iktisadi izolasyonu kaldırılmalıdır yönündeki açılaması Yunan tarafının Türk tarafı ile görüşme konusunda istekli olmadığını göstermektedir.

Kıbrıslı Rumların politikası büyük bir başarısızlıktır ve şu anda bunu düzeltmelidirler. Asıl soru cevapsız kalmıştır: Kıbrıslı Rumlar Türklerle birlikte yaşamak istiyorlar mı? Rum tarafının cevabı açıktır “hayır”. Türk tarafı da artık daha fazla konuşmaya değmeyeceğini düşünmektedir. Ancak Türkiye uzun vadede AB’ye katılacaktır ve aynı adada olmasa da her iki taraf da AB içinde bir arada yaşamak zorunda kalacaktır.

Her neyse, kazanan Mehmet Ali Talat, kaybeden ise bütün Kıbrıs Rum toplumu olacaktır.

Somutlaştırmak gerekirse Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın siyasi şantajı daha fazla işlemeyecektir. Türkiye’nin ilgilenmesi gereken daha acil meseleleri vardır. Örneğin, AB, Türkiye’yi Güneydoğu Anadolu’ya yönelik kapsamlı yeni bir yaklaşım geliştirmesi ve reform sürecini devam ettirmesi konusunda zorlamaktadır. Türkiye’nin reform süreci geçen ekimden beri yavaşlamaktadır ve reformlar hızlı bir şekilde yapılmalıdır çünkü Türkiye’de gelecek yıl genel seçimler yapılacaktır. Türkiye’nin yeni Ulusal Programı çok önemlidir.

Türkiye’deki AB karşıtı hareketler yeniden ortaya çıkmak için uygun bir fırsat beklemektedirler ve eğer AB müzakereleri ertelerse bu fırsatı yakalayacaklardır. Eğer bunun sebebi Kıbrıslı Rumlar ve Yunanlılar olursa daha iyidir.

Yunan hükümeti bir şeyi anlamalıdır; Türkiye’nin sorunu AB modernleşme projesinin devam edip edemeyeceğidir. Türkiye’deki tartışma bunun üzerine yoğunlaşmaktadır. Şöyle bir soru aklımıza gelmektedir: hangi kamp kazanacak, AB karşıtı güçler mi AB yanlısı güçler mi? AKP hükümeti hala AB projesini desteklemektedir çünkü meşruiyetleri AB’nin siyasal değerlerine ihtiyaç duymaktadır.

Türkler irrasyonel ve dar görüşlü Kıbrıslı Rumların siyasi oyunları yüzünden yılmamalıdır. Büyük düşünmeye başlamalıdırlar. AB süreci artık bir devlet projesi değildir; bütün toplum tarafından yürütülen bir modernleşme sürecidir.

Bugün Türk dışişleri bakanı hem Türkiye hem de Avrupa’nın ortak geleceği için Lüksemburg’a gitmelidir. Bu, tarihi bir zorunluluktur. Türkiye bunu yapmak istemektedir ve Kıbrıslı Rumlar bu görüşmelere gölge düşürmemelidir; bu, onların en büyük katkısı olur. Daha fazla samimiyet ve güvenilirlik, lütfen. AB’nin önde gelen ülkeleri de Rum politikalarından bıkmışlardır. Allah’a şükür Türkiye, AB içinde yalnız değildir.