Türk dış politikası ve güvenlik politikasının analizi (II)

Geçen yılın ikinci yarısında, Türkiye öncelikle reform sürecinde elinden gelenin en iyisini yapmamakla suçlandığı için Türkiye-AB ilişkilerinde bir “tren kazası” çok olası görülüyordu.

Türkiye’nin reform yorgunu olduğu doğrudur. Geçen birkaç yılda AB ile zorlu müzakerelerin ardından Türk hükümeti halk arasında AB karşıtlığını azaltmaya odaklandı. Zira halkın AB üyeliğine verdiği destek büyük ölçüde düşmüştür; desteğin geçen yılın sonlarında bütün zamanların en düşük seviyesine yüzde 35’e düştüğü tahmin edilmektedir.

Türklerin AB karalarına güveni kalmadı ve AB’yi tarafgir ve Türk ulusal çıkarlarına karşı bir oluşum olarak görmeye başladı ki bu durum ülkedeki AB karşıtı çevrelere büyük bir güç vermiştir. AB siyasetçilerinin bazı ülkelerde Türkiye’nin üyeliğine ilişkin yaptıkları açıklamalar büyük bir öfkeyle karşılandı ve hükümet siyasi meselelerde tek tafralı ödünler vermek gibi suçlamalarla yüz yüze kalmıştır. İşte bu hal içinde tarama süreci Ekim ayında tamamlandı ve devlet kurumları müzakere sürecindeki güçlü ve zayıf yanlarını görme fırsatı buldular. Bu süreç faydalı olmuştur: Tarama süreci boyunca Brüksel’de bulunan bütün heyetler AB ve Türkiye’nin bu süre içerisinde birbirlerini daha iyi tanıdıklarını belirtmiştir. Üyelik sürecinin bu bilgi düzeyiyle yürütülmesinin her iki taraf için de daha sağlıklı olacaktır.

Başka bir dönüm noktası ise 12 Haziran’da Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avusturya ile birlikte müzakerelerin ilk kısmında Türkiye için hayatı zorlaştırmaya çalışmaları olmuştur. Türkler bunu “Çin işkencesi” gibi gördü ve AB’ye güvenlerini kaybetti. O zamandan beri reform süreci Türkiye için cazibesini kaybetti. Diğer bir tabirle, Haziran’dan sonra Türk zihni büyük bir değişim geçirdi; bu durum da hükümette hayal kırıklığı yarattı. Belki de İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Peter Westmacott’un girişimi olmasaydı Türk hükümeti müzakere sürecinden kopacaktı. AB Kıbrıslı Rumlar’ın “siyasal rehini” gibi görünmeye başladı ve bu durumun daha fazla devam etmesi Türkiye-AB ilişkilerine zarar verecektir.

Türk kamuoyu AB’ye ilginç bir tepki verdi. Türkler AB’nin seçim sistemi, ticaret ortaklıkları ve sosyal politikalar ile ilgilenmez iken niçin sözde Ermeni soykırımı iddiaları, Kıbrıs meselesi ve Kürt sorunu gibi bir dizi siyasal sorun üzerinde bu kadar ısrarlı olduğunu merak etmeye başladı.

AB politikaları geçen yılın ikinci yarısında, özellikle Fin başkanlığı döneminde sorgulandı. Son altı ayda, büyük siyasi baskılar altında Türkiye ile bir kedi – fare oyunu oynandı. Roman yazarı Elif Şafak ve Nobel ödlü yazar Orhan Pamuk davaları Ceza Kanunu’nun 301. maddesi yüzünden AB ile Türkiye arasında kötü rüzgarların esmesine sebep oldu. Her ikisi de beraat etti; Yoğun AB baskısı yüzünden beraat ettikleri iddia edilmektedir. Pamuk’un Nobel ödülü alması da ülkedeki atmosferi değiştirmedi; hükümet Pamuk’u tebrik ettiği halde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Pamuk’u tebrik etmedi.

Ekim başında hükümet ile ordu arasında tartışmaları yeniden alevlendiren meşum gelişmelere kadar devlet politikası AB yanlısı konumunu sürdürmeyi başardı. Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) asker-sivil ilişkileri üzerine yayınladığı — gerçekte tamamen akademik bir çalışma olan—bir raporu yabancıların mali desteği aldığı için eleştirmesi Türk siyasetinde ordunun hakimiyetini göstermiştir.

AB’nin Güz İlerleme Raporu Türkiye’nin politikalarını yapıcı bir şekilde eleştiriyordu ve raporun yayınlanması ile birlikte AB’nin Türkiye ile müzakere sürecini tamamen kesme niyetinde olmadığı açıklığa kavuştu. Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’ni fiilen tanımak anlamına gelecek olan Ek Protokolü uygulaması için Fransa ve Almanya’nın baskılarını hükümet reddetti. Kıbrıslı Rumların ve Yunanlıların Türkiye’ye karşı birlikte hareketlerinin kısmen başarılı olduğu açıktır; Türk hükümetinin son dakikada bir havaalanını ve bir limanı açma girişimi hemen reddedildi.

AB’nin tren kazsını önlemek için son kararı müzakere sürecindeki 35 fasıldan sekizinin dondurulması bir son dakika kararıydı ve iyiydi. Bu bütün süreci durdurmaktan daha iyi bir seçenekti. Her iki taraf da politikalarını özden geçirmek için fazladan üç yıl kazandı. En azından yıllardan beri ilk defa Türkiye zirvenin temel konusu değildi.

Şimdi ne olacak? Türkiye müzakere eden ülke statüsünü muhafaza edecek ve bazı alanlarda AB ile birlikte hareket edecek. Saddam Hüseyin’in idam edilmesinden sonra Türkiye’nin Orta Doğu’daki rolü daha önemli hale gelecek ve AB, küresel bir oyuncu olarak önümüzdeki yıllarda Türkiye’ye daha çok ihtiyaç duyacak; Türkiye de reform sürecine devam etmek için Avrupa’ya ihtiyaç duyacaktır.

Kıbrıs meselesinde muhtemelen bir Kıbrıslı Rumların istediği gibi bir çözüm olmayacak.
Hiçbir Tük hükümeti oradaki Türkleri bir azınlık olarak görmeyecektir. Bu hal içinde KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, en son siviller için Kıbrıslı Rum kesimine başka bir kapı açmak gibi girişimlerini daha ileri götürecektir. AB de nihayet hasız izolasyonu kaldıracaktır.

Türk hükümetinin meseleye BM çerçevesinde bir çözüm bulma siyaseti çözümsüzlük anlamına gelmektedir. Erdoğan yönetimindeki bu hükümet belki de çözüme bu kadar yakın olan ilk ve son hükümettir. Kıbrıslı Rumların bir çözümle ilgilenmediği açıklığa kavuşmuştur. “Çözümsüzlük çözümdür!” taktiği devam edecektir.

AB’nin yeni üyeleri Bulgaristan ve Romanya AB’yi zenginleştirecektir ancak daha fazla genişleme sürecinde başka problemler ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin üyelik süreci daha uzasa da AB’nin dışarıda kalan Balkan ülkelerini de içerecek şekilde genişlemesini desteklemek Türkiye’nin yararınadır. Daha istikrarlı Balkanlar Türkiye’nin yararınadır.

Son tahlilde, Kıbrıs meselesi hariç, Türkiye-AB ilişkileri geçmişe nazaran daha sağlamdır. Türkiye’de 2007’de iki seçim yapılacak; ondan sonra hükümetin Türkiye-AB ilişkilerini nasıl ele alacağını göreceğiz.

Bununla birlikte başka bir gerçek daha vardır: Genel eğilim Türkiye için AB üyeliği doğrultusundadır; AB için ise Türkiye’yi mümkün olduğu kadar Avrupa’ya bağlamak yönündedir. Diğer bir deyişle, Batı’da bazı AB politikacılarının istenmeyen sözleri dışında yeni bir şey yok.