Takunyalaşma

Bir rivayete göre, geçen yüzyılda gerek buhar gücünün kullanılması, gerek makine mühendislerinin birçok üretim işlemini makinelere yaptıran buluşları, Fransız sanayi işçileri arasında, işten atılma korkusu yaratmış. Bu yüzden işçiler, ayaklarına giydikleri “sabo”larını ( takunyanın alafrangası) zaman zaman, emek düşmanını makinelerin oynar parçaları arasına atıp arıza çıkartmışlar… Kendi akıllarınca “ iş güvencesi” sağlamak istemişler. İşte bu harekete, “sabotaj” denmiş.
Eğer sabotaj denilen eylem, Türkiye’de icat edilmiş olsaydı adının “takunyalama” olması gerekecekti.

Yılda en az on kere havadan sudan sebeplerle Edirne içi gezileri yaparım. Gene bu tür gezilerinin birini son olarak eylül ayının dördünde, yanımda 28 Belçikalı ile yaptım. Selimiye Camini her zaman olduğu gibi başörtüsü takmadan ben ve beraberimdeki yabancılar ziyaret ettik. Girişte bir genç örtü takmamızı istese de karşı çıktım, duvarın dibinde oturana baktı o başı ile onay verdi, vermese sanki takacaktım… Gördüğüm laubalilik ve keşmekeş, bende ilk defa müthiş bir “takunyalaşma”nın sergilendiği izlemini bıraktı.

Caminin ilk önce alt katını gezindik, daha sonra yukarıya çıktık ve artık dışarıya çıkmayı kararlaştırıyorduk ki, bizim gibi gezmeye gelmiş, yanında birkaç bayan olan bey yüksek sesle başladı hocaya sataşmaya, bizi neden içeriye almış diye. Saygısızmışız falan bir sürü cami içinde söylenmeyecek sözler. Artık sabrım taştı hocaya fazla yüklendiği için ben de yukardan, biz buraya ibadete değil ticarete geldik dedim, Adam açtı ağzını yumdu gözünü o aşağıdan ben yukarıdan söz düellosuna girdik. Kısa bir süreden sonra biz yukarıdan aşağıya inip dışarıya çıkmak için hazırlıklarımızı yaptık. Ayakkabımı almış dışarıya çıktığımda, koşarak iki polis içeri girmek için hazırlanıyordu kendilerine sordum, içerdeki tartışma için mi geldiniz? Önemli değil di sizi kim çağırdı? diye sordum. Cevap yok, bunun üzerine tartışmada adı geçen o bayan benim dedim, ne göreyim beş kişi daha koşarak geliyor. Çevik kuvvetin toplam yedi kişisiyle bayağı tartıştım. Onlara, fırsat geçti ya her birinden bir söz işittim, birden aklıma geldi, sizi kim aradı, sizi arayan nerde? diye sordum, nasıl bu kadar çabuk geldiniz, buralarda mıydınız? Cevap hakaret dolu bir sürü söz ve hatta biri bana “sen yüksek sesle konuşma” derken gözleri ateş püskürtüyordu ve bunun üstüne ben asıl sen sesini kıs dedim. Herkes şaşırdı. (çevik kuvvet) Bunun üzerine o polis bana “seni tutuklarım dedi”. Bende sen ilk önce sana telefon edeni bul ondan sonra konuşuruz. Telefon eden kişi ortadan kaybolmuş. O sırada birileri hocaya da haber verilmiş, olmalı ki oda dışarı çıkmış, polisten cesaret aldı her halde oda yüksek sesle bir şeyler söyledi ama mesafe uzak olduğundan hiçbir şeyi anlamadım. Söylediği sözler yatıştırıcı olmadığı belliydi daha çok, yangına körükle gitme gibi tavrı vardı. Hocada polisler gibi birden bire dışarıda, arslan kesildi. Tahmin ediyorum ki, yüksek sesle beni suçlayan sözler di tabi ki bunlar. O sırada beraber geldiğimiz, Belçikalı grup da yakınıma gelmiş, meraklı gözlerle bizi izliyorlardı. Uzun zamandan beri bu tartışmayı izleyen, orta yaşlı millet sever biri, “sen haklısın ama uzatma bak, ecnebiler var. Ülke adına hoş şeyler değil bunlar, sen uzatma boş ver” dedi. Ben de, bizi izleyen bu kişiler zaten benle beraber daha iyi ya gördüler işte, açıklama yapmak zorunda kalmam dedim. Cami gezimiz az daha bir arbedeyle bitecekti….

Otobüse binince Camide olanları şoföre anlattım, yol boyunca dinledi. Şoförde ekledi “zaman zaman İstanbul’a onları götürüyorum, benden dikiz aynasını sökmemi istiyorlar” dedi. Söküyor musun? Diye sordum… Evet, yoksa binmiyorlar, polis durdur muyormu, ne diyorlar? “Ne diyecek içeri bakıyor, hayırlı yolculuklar” diliyor.
İşte buna ben çifte standart derim. Fabrika üretimi ve trafık kurallarını isteğe bağlı ihlal, ceza yok nerde yaşıyoruz?

Her kesin bildiği gibi ayna çok önemli, trafik akışı seyretmek için. Bir günlük olan bu gezi beni çok rahatsız etti. Hazır bu rahatsızlığı söz konusu ederken Edirne içi bir sürü yanlışlıklara da değinmek istedim.

Bu yazım Edirne içi şikayetlerimi de dile getirme fırsatı verdiğinden. Zihnimde oluşan paranoyanak hikaye şöyle.

Sözde tanıdık bir müteahhit firma Kapıkule terminalini yetersiz olduğunu ispat etmiş, genişletme ihalesini almaya karar vermiş. Onun içinde oradaki yöneticilere terminali en verimsiz şekilde idare etmesi için para yedirmiş. Amaç, herkesi canından bezdirip, derhal iki misli büyüklükte terminal yapılsın diye kamuoyu oluşturmak…

Şimdi diyeceksiniz ki, olmaz böyle şey. Ben bu senaryoyu tamamen uydurdum. Uydurmaya mecburum. Yoksa aklıma daha kötü ihtimaller geliyor. Çünkü:
Kapıdan geçiş yapanlardan duyduklarımı ve okuduklarımı doğrulamak için hazır araç içinde ve gezi yaparken. Lozan anıtından, Beyazıt Külliyesine pazartesi pazarının arkasından çıktık, hadi kapıya doğru gidelim kuyruk başladığında döneriz arkadan, yıldırımdan gideriz diye teklif verdim, kaptan olur dedi ve kendi gözlerimle de gördüm. Abartısız milli servet beklemede, işin en acı tarafı ki Türkiye’nin sıcak paraya ihtiyacı var. Ülkemigezmeye gelen Turistlerin boşuna kaybettikleri 6 ile 8 saat arasında uzun bir zaman hiç onların kafalarında nasıl bir izlenim bırakıldığı düşünülüyor mu?
1- Yirmi dört tane pasaport kontrolü yapan polis noktası olduğu halde, sadece beş altı tanesinde memur bulunduruluyor.
2- Pasaport kuyruğunda hilafsız iki üç saat bekletiliyor.
3- Zavallı yerli yolcularla, gariban turistler etraflarına kurbanlık koyun gibi bakıp, çaresiz gözlerle kaybolan zamanı tercüme edecek birini arıyor.
4- Sadece polis kontrolleri hızlansa, yolcular gümrük hattı dışına çıkacak. Terminalin hala yeterli olduğu anlaşılacak.
5- Terminal binasının önü sanki bedava bir şeyler dağıtılıyormuş gibi tam bir keşmekeş, çaresiz zaman zaman bir görevli, havaya doğru düdük çalıp usulsüzlük yapıp araya girmek isteyenler uyarıyor.
6- İnşatlar yazın yapılır, günler uzunken onu biliyorum, şunu hatırlatmakta fayda var turizm sezonunda hiçbir yerde inşat yapılmaz bunu da biliyorum… yapılması mecburmuş, ihtiyaç onu da anladım… gönül isterdi ki kimse zarar görmeyecek şekilde üçer veya altışar aylık periyotlarla hızlandırarak yapılamaz mıydı?
7- Dış dünya ile doğrudan ilişki kurduğumuz Kapıkule Gümrük Kapısı kendimce iki günde düzenlenir.
8- Kilometrelerce uzun kuyruklar oluştuğunu gazete küpürlerinden ve haberlerden izledim. Onca saat oradaki insanlar aç susuz ve tuvalet sorunu giderilmeden bekletildi. (hava alanlarında her hangi bir nedenle gecikme veya gidememe söz konusu olduğunda yatacak yer ve yiyecek içecek veriyorlar. Bu olay gümrük sahamız için geçerli değimli? O Sıçaklarda sağlıkçılar bile yokmuş. Tam bir gavur işkencesi kimi hasret gidermeye gelmişti, kimileri ülkemi gezmeye…
9- Aynı kişi işlem yapıp para alamıyor mu da bir oraya bir buraya gönderiliyorlar. Bunca gümrük kapısı geçmiş bir insanda eksik evrak ne olabilir?
10- Bir taraftan Türkiye A.B. girmeye hazırlanırken, şimdi nerden çıktı bu gümrüğü büyütme çalışmaları da …. Nasıl olsa sınır geçişleri serbest olmayacak mı? A.B.gümrükler serbest bırakılacağını düşünüyorum, o halde iyi bir onarım, yenileme bu işi görürdü, neden büyütme?
1970 li yılların başında Frankfurt hava alanı yeni bir uçuş yoluna ihtiyacı olduğu tespitinden sonra, yeni düzenlenmesi ile kesilecek ağaç sayısını halka sunduklarında. Yıllarca süren eylemlere karşı gene bu yol yapıldı. Bu vesile ile gönüllü eylemciler, kendi aralarında çevreyi koruma gibi girişimlerinden sonra, birlikteliklerini Yeşiller Partisini kurarak devamlılığını getirdiler. (1978) kendilerini bu olayla tanıtmışlardı ve hatta yeşiller partisi de bu nedenle kurmuşlardı.

Sezonda 24 saat içinde, Frankfurt hava alanından milyonun üstü insan hiç şaşırmadan girdi – çıktı ve transit geçerken kimseler ne kavga ediyor, ne de birilerini sitrese sokuyor. Kavgaya zemin hazırlamazsan sinirlerde yıpranmaz insanlarda mutlu olarak işlerini yapar, diğer taraftan da iyi izlenimlerle seyahat edenler o kadar kalabalığa rağmen bu işleri iyi yürütüyorlar ilerleme var diye düşünürler. Mademki A.B.ye girmek istiyoruz bir insanın zamanını çalmak gibi daha kötü ne olabilir ki.

Edirne de karavancıların kalmamasının bir nedeni de Valiliğin artı emniyet güçlerinin gelenleri gelişi güzel yerlerde ( benzin istasyonu, park yerleri, cami yanları yollar v.s.) kalmalarına göz yummaları. Bizlerde ruhsat verirken onlar için bir sürü yönetmelik gereği şartları yerine getirmemizi isteyenler nasıl oluyor da ve hangi gerekçe ile musaade ediyorlar.

Olay benim para kazanıp kazanmamam değil. zaten bir gece kalacak belki iki gece kalmasını sağlarım ama gelenler Edirne ve diğer yerlerde de park ve yollarda kalırlarsa onlar Türkiye’yi çok ucuza görmüş ve tatil yapmış olurlar. Ekonomik kayıp olduğu gibi, gezme amaçla gelenlerin nerelerde olduğu kontrolü de kaldıkları kamplardan tespit edilmiş olmuyor mu?

En azından kamp hizmeti veren yerlerde Belediye, Valilik ve Emniyet güçlerine de iş düşmüyor mu? Gelir adına yerel yönetim de bazı girişlerde bulunması ve kamp yapma olasılığı olmayan yerleri de Turizm adına teşvik etmesi görevlerinden biri olmalı ki. Edirne’ görülmesi gereken tarihi yerleri gösteremezsek, yapılan ve yapılacaklar zamanla bakımsızlıktan aynı duruma düşer…