Ruhunuzu kaybetmeyin

Yaşam

->Can Dündar ‘dan…

Ruhumuz Arkada Kaldı…

Bir filmde seyrettim; genç ve güzel bir kadın Paris’te bir cafe de bir
erkeğe anlatıyordu. O da anlattıklarını bir dergide okumuş.

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog,
birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden
uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha
yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere
oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar
buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola sonunda
tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan
biri, yaşlı rehbere soruyor,

“Hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik?”

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki;

“Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı.
Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik…”

Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı
beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile
başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor
İnkalar’ın yaşlı torunu. Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol
alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu
bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa
bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile
bilmiyoruz…

Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor.

Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir
evimiz ,spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız. Hadi
maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi?

Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak
kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.
Beden uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların
eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler
birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh
sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız
olmadığına da eminim… İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik
duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara
çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü
yakalayamıyoruz…

Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe ,
ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince
vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün
ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile
vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla
yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi
makineler yapıyor İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz.
Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık
gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de
vaktimiz yok işte! Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan
uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor.

Milan Kundera “yavaşlık” adlı kitabında; “yavaşlık hep aldatır,hızlılık
ise unutturur” diyor. Telefon hızlılık mesela, konuşulanları,
söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır.
Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç
hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal
kurmaya bile vakit bırakmıyor bana “Küt” diye başka bir hayatın içine
giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile
yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de çok tatsız. Tabii ki ruhumun beni
terk edip oralarda kalması da çok normal. Oysa trenler karanlık geceyi
yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara
trenler… Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, ağaçları
selamlayan, çocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin
hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan,yolcularına yepyeni dostluklar
hazırlayan kara trenler var bir de.Uçak değil, tren olmak istiyorum.
böylece ruhum benden
hiç ayrılmaz.

Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan
yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini
bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var? Hayat yalnız biz izin verdiğimiz
gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş…

Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da. Ama ancak kendi
ruhumuzla buluştuğumuzda…