Özgecan döktürmüş hayranım bu kızın denemelerine

Aşk

-Manzarası kırık bir pencerenin gerisinden okuyoruz hayatın silik haritasını. Alengirli coğrafyamızda sığ yükseltiler, tarihimiz okunaksız, beşeriyetimizi bok götürüyor… Aldığımız her nefesten havayla iletişim vergisi kesilirken.. sustuğumuzu konuşamıyoruz artık; gördüğümüze bakmayı reddetsek de, gözleri kapalı, yapamıyoruz. Dikiş tutmuyor sökük umutların rötarlı yamaları. Yüreğimizin dekoltesinde iki yakamız bir araya gelmiyor. Hep 2-1 yenik terk ediyoruz sahamızı. Hakeme gözlük istiyoruz, tanrıdan istifa.. her sene bir alt kümeye düşüyor birtakımlarımız!

Dağına küsmüş tavşan sendromuyla ışığından istifa etmiş Güneş gibi… yarınlarımız karanlık, yarımlarımız soğansız.. çocukluğumuz kocaya kaçmış, gençliğimiz kocamış, abis yalnızlıklarımız müebbet bir kuluçka döneminde ruh kümeslerimizde. Öfkelerimiz dahi hep kendine batırıyor çuvaldızı, iğnelerimiz nostaljik plakların sırtını kaşıyor. Kötü yola düşmesinler diye acıları bile evlat edindik biz, ama bütün yollar Doğu Roma’ya çıkıyor. Herkesin sırt çantasında Brütüs marka, çok amaçlı bir ihanet mutlaka bulunuyor.

Gölgelerine saklanan birer hayalet sanki insanlar… Çelik alaşımlı plastik bedenleri, yedek parça garantisiyle, hiçbir namussuz geceyi yarı yolda bırakmıyor. ‘Boğuluruz’ korkusundan denizi bile hayal edemeseler de, dümen köşkünde hep onlar eğleşiyor. Kıçı kırık bir-iki bakışa ters takla atan yürek cambazları, köşebaşlarında aç rezervuar köpekleri gibi dövüşüyor. Gösteriler ucuzladıkça, biletler eşantiyon yerine, kalleşlik listeye ilk sıradan girip kapalı gişe oynuyor.

Tehlikeli ilişkilerde dublör tutmayı kendimize yediremediğimizden, malulen emekli ediliyoruz düşlerimizden, tazminatsız, amortisiz… İlkel sanrılar derinlemesine parselledi amorf afâkımızı; mızrakların ucunda aşkın kelleleriyle yürüyor onun bunun kafatası avcıları! Metroseksüel Indiana Jones’lar sarmış dört yanımızı, bâkir duygular zührevi hastalık muamelesi görüyor tutku koridorlarında.

Bağımsızlığı tanınmayan demirperde bir ülkenin pahalı başkenti insanlık… Tam da İpek Yolu’nun ticaret beşiğini sallayan bu kent, kalabalık yalnızlıklarıyla meşhurdur ve geçimini ihanetle sağlar kendilerine dokunmayan yılanı koyunlarında besleyen halkı. -ki aynı ihanet, metresidir aşkın, tatminsiz ihtiras akşamları!

erken çöken yaşlılık… prematüre aşklar… antifriz katılmış kanlar… astiğmat göz dizimleri… suretsiz söz düşümleri… ketum kalp atışları… raf ömrü dolmuş anılar… turşusu kurulmuş acılar… stepne dostluklar… anestezik vücutlar… kendini kanıksayan kimlikler… sorumsuz yükümlülükler… penaltı kokan insanlık soneleri… … … … …
Nicedir yaşamak, sağdan-sola, yukarıdan aşağı sözlüye kaldırıyor deneyimlerimi. Son zamanlarda hayat korkutuyor, beslemiyor, solumuyor beni…

Zararın neresinden döneriz, kârımız kaç karın doyurur bilmiyorum; yine de “kendinize gelin!”, diye bağırmak istiyorum gözlerim ağlama moru, dudaklarım kupkuru.. oysa adı yalnız halk öykülerinde geçen “kendiniz” neresi, hiç kimse hatırlamıyor!

“Hey, yürek ressamı! Senin hayata çizdiğin platonik resimler ancak entellektüel geometriden sınıf geçer. Sen biraz yazı saçmala istersen… Boşver, insanlığı sen mi restore edeceksin? Üzümünü sorma, yaşa gitsin!” dediler. Yaşadım.. gitmiyor….