İnsan Olmak -20 “Gelecek”

On yıl sonrasını hep beraber düşünelim mi?
2000 yılı insanlar için dönüm noktası olmuştu. Bütün ülkelerde özel törenlerle kutlandı. İnsanlığın gerisindeki gelişmeleri sayıp, döken yazılarıyla özel dergi sayıları, özel kitaplar yayınlandı, geleceğe yönelik tahminler yapıldı.
Ama biz geleceğe uzun vadeli bakmaya alışık değiliz. Bizim alışık olduğumuz, geçmişe bakmaktır.
Son on yılda nereden nereye geldik?
Bu değerlendirmeler yaşandığı için doğrudur ve arada yapılmalıdır. Bu bize önümüzdeki on yılda nereden nereye gelebiliriz in tabanını oluşturur. Onun için son on yılın değerlendirmesi, gelecek on yılının değerlendirmelerin yapılması için gereklidir ve doğru yapılmalıdır.
İnsanoğlu yuvarlak hesaplara bayılır; on yıl, 20 yıl 30 yıl 40 yıl 50 yıl, oysa insanın hayatında yuvarlak hesaplar yoktur, insanın hayatını on yıllar belirlemez, olaylar belirler.
Okulu bitirdiğim yıl evlendim. Tatile çıktığımız yaz! Yaşanmışlara örneklerden bir kaçı belleğimiz de sanki dünmüş gibi özlemle anımsanır.
Geleceğe umutla bakarız, kendiniz için hep en iyisini hayal eder ve bunların gerçekleşmesi için sabırsızlanırız.
8 yaşında ki kız çocuğu bir an önce büyümek ve genç kız olmak,18 yaşına gelmek ister. Süslenmek güzel giysiler giymek, aşık olmak…
18 yaş, umutlarla, gerçeklerin buluşmaya başladığı yıllardır. Umutlar gene baskındır ama gerçekler de kendini göstermeye başlar.
28 yaş daha bir hayatın içindedir. Belki okul bitmiştir, belki evlenmiştir, bekli de öyle olmamıştır. Ama ne deneyimler yapmıştır. Ne umutlar, ne kırıklar, ne sevinçler, ne üzüntüler
gelmiş ve geçmiştir, hayatla tanışılmıştır artık.
38 yaş olgun genç kadınlıktır, bir duraksama dönemi. Bir yanı hayatı daha iyi anlayan, bir yanı gelecekten belli belirsiz korkan bir dönemdir.
48 yaş istenmese de gelecektir, korkulanlar başa gelmiş ve geride kalmıştır. İlk beyaz saç, ilk kırışıklıklar, daha kim bilir ne ilkler.
58, 68, 78… mi? düşünmeyelim daha iyi değil mi?
Neden düşünmeyelim sevgili okurum, neden düşünmeyelim?
Neden, hep yılların bizden alıp götürdüğünü düşünürüz de, yılların bize neler verdiğini, neler getireceğini düşünmeyiz?
Gelin söyleyeyim, kendimizi ve hayatı gereğince sevmeyiz de ondan.
Bize kendimizi ve hayatı sevmek öğretilmedi,
Bize değerimiz ve hayatın değeri öğretilmedi,
Bize hep bitişler, başlayışlar öğretildi,
50 yaşında bir kadının aşık olması ayıplandı da ondan.
Bize hep sınırlar kondu, her toplumun çemberinde yaşatıldık ta, kişiliğimiz hep ezildi, hep küçümsendi, umutlarımız hep budandı, isteklerimiz hep tıkandı.
Bize korku ve umutsuzluk öğretildi. Oysaki iyi – güzel – doğru olan her şeyi bizim – kendi kendimize – öğrenmemiz gerekiyor.
Toplumun olumsuzluklarını “erkek”te somut düşünceye katılmıyorum. Bilir misiniz ki erke de bunları yaşamak zorunda bırakılmıştır.
Erkek de umutsuzdur, çaresizdir ve korkmaktadır. Onun da yolunu kendi bulması gerekir.
Bunu da düşünelim.
Geçenlerde iki genç bayan öğretmenle konuşuyorduk. Bana yazılarımdan söz ettiler. Çok umut ve güç veren yazılar yazdığımı söylediler, Biri sordu” her halde çocukluğun çok mutlu geçmişti” onlar sorunca bunu düşündüm ve yanıtladım.
Hayır, çocukluğum çok mutsuz geçmişti, bu güne kıyaslarsak. Babam 1916 doğumlu, bense 56 aramızda 40 yaş fark var. Annemle babamın kavga ettiklerini duymadım saygıda kusur etmezlerdi. Babam oldukça otoriter (kuralcı) ama despot (vuran, kıran) değildi, evimizde Osmanlı kalıntıları daha çok hakimdi, Zaman, zaman neden biz bir aileyiz diye kendimi sorguladığım olmuştur, çocukluğumu ilk kez burada sesli olarak açıklıyorum.
Şimdi düşünüyorum da 6 yaşımdan 18 yaşıma ve sonrasına kadar geçen bu sürede hep mücadele etmişim. Hayatı sevebilmek için, kendimi sevebilmek için, annemi ve babamı sevebilmek için mücadele etmişim. Umutlarım için mücadele etmişim, şimdi düşünüyorum da, bu mücadeleyi kazanmışım.

Geçtiğimiz yıllarda genç bir bayan, tahminen 20 yaşlarında bir kız akıllı, yürekli, cesaretli bunalımlarını anlatmıştı, nasıl mutlu olunduğunu bilmediğini anlatmıştı ve sormuştu sen mutlu musun diye.
Evet mutluyum.
Gene sormuştu” Gerçek mi bu, kendinizi aldatmıyorsunuz ya?
Düşündüm ve yanıtladım “hayır kendimi aldatmıyorum, gerçekten mutluyum ve çok mutluyum”
Düşünüyorum da, mutluluk da mutsuzluk gibi yaratılır, üretilir ve genişletilir. Ne yazık ki biz mutluluğu kendimiz yaratmak zorunda kalıyoruz, mutluluğumuz için mücadele etmek zorunda kalmamızın da, değeri bekli de bundandır.
2000 yılına çok güzel kutlamalarla girdik, şimdi 2008 deyiz 10 yıl içinde bizi bekleyen tehlikelerden ilki özgürlüğümüzün yok oluşuna seyirci kalmamız, ikincisi kardeş kavgalarına iç savaşa, bölünmelere seyirci kalacağız.
En kötüsü teknolojinin yeniliklerini haylaz işe yaramaz ama etiket sahibi toplumun, turban dayatmaları ile çözüme ulaşması ile kültür yobazlığı ki bu tam bir tehlike. Ne alaka demeden sesli düşünelim telsiz kulaklık, alıcı vericiler bu örtünün altına yerleştirilemez mi? Yerleştirilirselse, bunları yakalamak zor olmayacak mı? Bu ihtimali ben düşünüyorum onlar düşünmüş olamazlar mı? Bir sır gibi gizli ve saklı olan sınav soruları çalınınca, sınavın nasıl iptal edildiğini biliyoruz, gene geçtiğimiz yıllarda birileri, birileri için sınava girdiğini de. Tembeller de bu cesaretin de olduğunu gördük…
Gene sesli düşünelim siz hiç duydunuz mu imam hatiplilerin her hangi bir dershaneye gittiklerini, ben duymadım. Hal böyle iken, ne değişti de birden bunlar türedi? Muhakkak gökten zembille indiler, azizler…
Gök taşı ve depremler doğanın yaptığı tahribat bunun önüne geçemeyiz. Yalnız küresel ısınma bilinçli insanların sayesinde azaltılır. Nükleer savaşa son diyebiliriz.
Nükleer savaşa karşı çıkıyorum, bunu da önleyebiliriz gene insanların elinde. Nükleer savaş olmaması için ülke yönetenlerine bu savaşı istemiyoruz diye baskı yapabiliriz. Biz istemiyorsak savaş olmaz. Biz istersek bombalar atılmaz, ortadan kaldırılır.
Güçlü olan bizi, Rusya’da Amerika’da dikkate almak zorunda kalacaktır. Onun için nice yeni yıllar ve 10. yılları şenliklerle kutlayacağız, elimde baston olsa da kutlarız.
Romatizmalarım , olsa da kutlarız, romatizmayı yeneriz, enfarktüsler, felçler, kanserler öyle mi? İnsanın insanlık bilinci bütün bunlardan üstündür. Ölüm mü?
“Şarkılarımız dilden dile gezecekse, ölüm hoş geldi, sefa geldi” her canlının muhakkak bir gün tanışacağı an. Bunun adına yazılmış bir şiiri de ekleyeyim…

Geliverdin Habersizce

Ne olurdu, üç beş yıl önce haber verseydin.
Hiç değilse rüyama bir kerecik girseydin…
Aşk meşk derken dünyadan bir türlü kopamadım.
Görüyorsun yanımda, ne valizim var, ne bavul.
Uykum öyle ağır ki; ne zil duydum, ne davul.
Yaşım yetmiş olsa da gör ki, fıkır fıkırım.
Bu cümbüşlü alemi ben nasıl bırakırım.
Hani bir söz vardır ya; “yaş yetmiş işi bitmiş”
İnan ki; bu bir yalan, bunu diyen halt etmiş.
Ey Azrail ! dur biraz, sana yalvarıyorum.
Yasal haklarım için, bir avukat arıyorum…
Hayallerim, düşlerim, yarım kalan işlerim…
Estetik yapılacak, daha burnum dişlerim…
50 yaşımda ancak, voleyi vurabildim.
Hortumlar sayesinde, holding’i kurabildim..
Gerçi ucuza verdim, şerefin kilosunu.
Ama böyle kazandım, şu uçak filosunu…
Ey Azrail ne olur, bozulmasın pazarım.
Sana söyle yüklüce, bir çek yazarım…
Su masmavi havuzlu, sarayıma baksana,
O daracık mezarda, yazık olmaz mı bana?
Ölmemi bekliyorlar, inan ki seziyorum.
Arkamdan göstermelik, iki damla gözyaşı.
Bir de şöyle büyükçe, yaldızlı mezar taşı.
Tahmin ediyorum ki, mevlid de okuturlar,
Ortalığa birazcık, gülsuyu kokuturlar,
Araya reklam konur, bir ilahi arası.
Mevlid bitince başlar, dedi – kodu furyası.
Etlerim, kemiklerim, didik, didik edilir.
Ben az gelirsem eğer, köklerime gidilir.
Ey Azrail! İnan ki; hazırlığım yok daha.
Hele şu din konusu, çok karışık bir saha.
Bazı büyük ağabeyler köşeleri tuttular.
İrtica diye, diye beni de korkuttular.
İlahiyet adına ekranda iki kaçık.
Kimlerin kuklaları, oldukları apaçık,
Alim zalim karıştı renkleri seçilmiyor.
Velisiz kaldı, sokak deliden geçilmiyor.
Bu cinnet kervanına, kocabaşlar dahiller.
Tuz bozulmuş, ne yapsın bizim gibi cahiller.
Henuz daha gündemde, ne oruç var, ne zekat.
Ne kur’anla tanıştım, ne de kıldım bir rekat.
Gönül desem henuz genç, daha haccım duruyor.
Nerde bir yakışıklı görsem kalbim küt, küt vuruyor.
Edemedim bir türlü şu nefsimi terbiye.
Ortalıkta ne görse tutturuyor ver diye.
Ey Azrail! bilirim gelince beklemesin.
Tükenen vadelere saniyeler eklemezsin.
Bu satırlar hoş geçen bir ömrün hikayesi.
İbret alanlar için son pişmanlığın sesi.
Bilmem ki, bir duvarda, bu mütevazi caba,
Bir küçük pencere açacak mı acaba?