Entelektüel Tepki mi Başkaldırı mı?

Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri görülmemiş büyük bir entelektüel başkaldırı ile karşı karşıyadır. Bu sefer bu, yapısı itibariyle çok farklıdır ve çok ciddiye alınmalıdır. Hükümetin iktidara geldiğinden beri üniversitelerle sistematik olarak karşı karşıya gelmesi meyvelerini vermektedir ve bu, AKP iktidarının sonunu er ya da geç getirecektir.
Bunun nedeni basittir, hiçbir hükümet bu tip bir entelektüel başkaldırı ve tepkiye karşı ayakta kalamaz ve AK Parti de bu durumda bir istisna olamaz. Modern Türk tarihinde buna benzer olaylar olmuştur ve her seferinde hükümet kaybeden taraf olmuştur.
Hükümet nihai amacını açıkça ortaya koymalıdır ki bu amaç YÖK’ü ortadan kaldırmak ve Türkiye’deki üniversitelerde türbanı serbest bırakmaktır, bu sayede hükümet arzu ettiği yapıyı hayata geçirebilecektir. AK Parti hükümetinin başlangıçtan beri üniversitelerle sorunları vardı, ancak karşı karşıya gelmekten kaçınıyordu, fakat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın deyişiyle ideoloji ve uygulamalarını hayata geçirmenin zamanı gelmiştir.
Bu tip tehditler universite profesörleri, Avrupalı Parlamentolar ve bütün dünya tarafından da belirtilmiştir. Diğer bir deyişle, hükümetin mevcut politikası üniversiteleri de kapsayacak şekilde Türk eğitim sistemini “aydınlatmaktır”. Hiç şüphesiz, Türk başbakanı Türk universite sistemini yurtdışında eleştirmektedir, çünkü kızı türban taktığı için Türkiye’de üniversite eğitimine devam edememektedir. Şu anki tek sorun türban meselesi midir? Tabi ki hayır! İşte size Türkiye tarihinden bazı örnekler.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün kültür devriminin en önemli parçası eğitimi radikal olarak değiştirmekti. Türkiye, İslam dünyası için halkın neredeyse 90 % nın okuma yazma bilmediği bir ulusta radikal değişimlerin olabileceğine dair iyi bir örnektir. Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden ilk 30 yıl eğitime adanmıştır.
Bütün laiklik karşıtı güçlerin reformlara karışmasına tek parti yönetimi sırasında küresel konuşmak gerekirse Polonya, Sovyetler Birliği ve Almanya gibi diğer otoriter ve totaliter rejimlere benzer tarzda izin verilmedi. Zamanın ruhu laik bir üniversite eğitimi geliştirmek ve doğa bilimlerini yüceltmekti. Bu aydınlanma sürecinin sonucunda, Türkiye en iyi ülkelerden biri olmuştur.
Türkiye 1950’lerde çok patili sisteme geçtikten sonra, üniversiteler radikal islami grupların, tarikatlerin ve hatta demokratik yapı içinde ortaya çıkmakta olan siyasi partilerin hedefi haline gelmiştir. 1960 askeri müdahalesi laik eğitim yapısının korunmasında üniversite profesörlerinin ve rektörlerin nasıl etkin bir rol oynadığının en iyi örneğidir.
Başbakan Adnan Menderes (1950-1960) daha sonra üniversitelere müdahale etmenin büyük bir hata olduğunu itiraf etmiştir, çünkü bu, daha sonra onların hükümete karşı birlikte hareket etmelerine neden olmuştur. 1980’e giden yıllar, Türkiye’deki üniversitelerin ve laik eğitimin altın yılları olmuştur, 1950’lerdeki liberalizasyon programı sonucunda laiklik karşıtı beklenti ve umutları olan yeni bir nesil de bu dönemde ortaya çıkmaktaydı.
1980’ler ve 90’lar siyasi İslamın dünya çapında bir siyasi fenomen olduğu yıllardır ve birçok İslami grup, üniversiteleri kendi ideolojilerini ifade etmek için bir platform olarak kullanmaya başladı. Başarılı da oldular. Necmettin Erbakan’ın Tansu Çiller’le 90’ların ortasında kurduğu koalisyon hükümeti sırasında üniversiteler İslam’ın eğitim politikasında daha fazla rol oynamasını savunan, yeni ortaya çıkan nesilden oluşan radikal İslami gruplar için bir ideolojik savaş alanı haline gelmiştir.
Erbakan’ın 90’ların sonunda üniversite rektörleri, bir gün türbanlı öğrencilerin önünde selam duracaktır şeklindeki beyanı üniversitelerle olan siyasi zıtlaşmanın en yüksek noktasıydı. Mevcut başbakanımız Recep Tayyip Erdoğanın beyanları da bu duyguları yansıtmaktadır, Erdoğan, İstanbul belediye başkanıyken bir röportajında referansının İslam olduğunu ve demokrasinin sadece kullanışlı bir araç olduğunu söylemiştir.
Bugünkü sorun bu tip beyanların üniversite rektörlerini bir tavır almaya zorlamasıdır. Diğer bir deyişle hükümete güvenmemektedirler. Mesele Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörünün hapiste olması değildir, asıl sorun gelecek iki yıl içinde üniversitelerin hükümetin istekleri doğrultusunda şekilleneceğidir. Şimdiye kadar hükümet en ilerlemeci ve ülkedeki reformları yürütme konusunda en ciddi hükümet olarak görülmüştür ki bu doğru bir tespittir. Bu olayın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerine başladığı bir zamana denk gelmesi ve tarama sürecine alınan ilk müzakere başlığının eğitim ve bilim olması sadece bir tesadüf müdür?
Türkiye’nin çok çalkantılı bir döneme girmesi beklenmektedir. Başbakan Erdoğan’ın üniversite rektörleriyle olan demeç savaşı beklenen siyasi sonucu getirmeyecektir. Sorun, AK Parti hükümetinin nasıl tipte bir üniversite istediği ve istediği değişimi başarıyla uygulayıp uygulayamayacağıdır. Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin rektörü bu ülkedeki siyasi gelişmeler için bir sembol oldu ve bu, hükümet için bir ateş topuna dönüştü.
Geçmişteki örneklere bakacak olusak, hükümetin büyük bir görevi vardır. Ülke ya kendini diğer bir toplumsal zıtlaşma ve siyasi kaos döneminin içinde bulacaktır ya da siyasi istikrarı görmeye devam edeceğiz. Hükümetin siyasi bir ikilemle karşı karşıya olduğu açıktır ve tereddütte olduğunu görmekteyiz. Bu bir kazan-kazan durumu değildir sadece bir kazan-kaybet durumudur. En azında, Türk tarihi bunu göstermektedir ve hükümet bunu çok ciddiye almalıdır. Gelecek aylar siyasi olarak soğuk bir kış getirecektir, bu kesin.