Dost Dediğin

Değer ve değer yargılarını sadece kendi çıkarları için, günlük yaşantılarında arkadaş, dostmuş gibi görünenlere asıl “dost”luğu nasıl anlarız. Etrafımızda yaşayanlarla var mısınız bir hayale benle. Belki biraz abartı diyeceksiniz ama olmuşken böylesi olsun ki hangi şartlar, ne olursa olsun güveneceğin kişiyi daha iyi tanıyabilirsin! Genelde hep derler; borç iste bak o zaman anlarsın diye veya git ona kaç gün seni bakabilir hangi ihtiyacını karşılar…

Babasını seven ve ona gıpta eden onun gibi olmayı tasarlayan, Baba ve oğul arasındaki konuşmaları size şöyle aktarayım genç adam durmadan babasına dostlarını anlatır ve onları met eder, bir gün babasına “benimde senin gibi dostlarım var sende ki gibi” der.
Baba, ,itiraz eder, olmaz öyle çok dost, hakikisi belki bir, belki iki fazlasını bulamazsın, oğlu karşı çıkar ve aralarında başlar tartışma yaşlısın diye haklı olamazsın der biraz da kızarak. Gerçek, hakiki dost aralarında başlar tartışması devam eder saatlerce, ne sonra baba durur böyle konuşma da konuşmadan bunu ona anlamasını sağlamak mümkün olmayacağını, onun kendisinin keşfetmesi gerektiğini düşünür…
Aklına gelen fikri uygulayacaktır artık, dostun hakikisi anlamaya… Günlerden birinde bir koyun keserler ve koyarlar bir çuvala gece karanlığında baba der oğluna, “hadi al çuvalı şimdi götür dostuna; çuvaldan kanlar damlamakta. Sanki öldürmüşler bir adamı, koymuşlar çuvala, dıştan öyle sanılmakta…
Delikanlı sırtlar çuvalı, gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı. O dost bakar ki! şaşkın bir çuvala, bir adama, çuval kanlı – adam terli kapar hızla kapıyı delikanlının suratına. Almaz içeri arkadaşını, böylece tek, tek dolaşır delikanlı diğer arkadaşlarını da kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını. Ne çare hepsinde de sonuç aynı olunca, evlat içten yıkılmış – kırgın döner geriye.
Babasına dönerek; haklıymışsın baba der dost yokmuş bu dünyada ne sana, (baba hatırına) ne de bana. Baba “hayır evlat” der. Benim bir dostum var bildiğim…
Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona. Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar, alnında ter, çuvaldan kanlar damlayarak…
Gider, baba dostuna. Kapıyı çalar, hiç soru sormadan etrafa bir göz atarak içeri alır, kabul görünen delikanlı sevinir. O dost, alır delikanlıyı hemen geçerler arka bahçeye, bir çukur kazarlar birlikte. Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye, üzerine de serpiştirirler toprak. Belli olmasın diye dikerler sarımsak…
Genç adam gelir babasına; “baba işte dost buymuş” diye konuşur. Babası daha erken, o belli olmaz daha, sen yarın git ona çıkart bir kavga, atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona, işte o zaman anlaşılacak dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana…
Genç adam aynen yapar babasının dediğini, maksadı anlamak içindir dostun hakikisini; babasının dostunu istemeden de olsa basar iki tokadı!
Der ki tokadı yiyen dost; “Git de söyle babana, biz satmayız sarımsak tarlasını böyle iki tokada!”…

Anlatmaya çalıştığım dost, iyi gün dostu değil kara gün dostu ise dosttur, bir gün her hangi bir nedenle arada anlaşmazlık veya kopukluk olsa da o zamanın hatırına verilen sır veya yapılan davranış kızarak, hesaplaşma bazında veya öç alma kızdırma gibi kavramlarla zarar veren asla dost olamaz.
Dost dediğin,
– Sevilecek biri olmadın zamanlarda bile seni sevmeli…
– Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile sana sarılmalı…
– Dayanılmaz biri olduğun zaman bile sana dayanmalı…
Dost dediğin;
Fanatik olmalı; bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeli. Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli, ve ağladığında, seninle ağlamalı…
Ama hepsinden daha çok; dost matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı…
Üzüntüyü bölmeli…
Geçmişi çıkartmalı…
Yarını toplamalı…