TV kanallarından birinde iki haftadır sürdürülen bir tartışma konusu var. Aynı konuyu gazetede de okuduk. Buradan öğreni-yoruz ki, Türkiye’de misyonerler varmış, kiliseler açılıyor, Hıristiyanlık adına ciddî çalışmalar yapılıyormuş. İşte, şimdi bu tartışılıyor. Müslüman mahâllesinde salyangoz satmak, işte buna denir!
Din konusuna sözün anlamından girersek… Söz aslen Arapçadır; gelenek, görenek, inanç ve töre gibi anlamlar taşır. Bura-dan Allaha inanmak, O’na yönelmek anlamlarına varmıştır. Yeryüzünde hiçbir toplum yoktur ki, bir veyâ birkaç dine mensup olmasın. Böyle olmasına rağmen, özellikle Batı toplumlarında din ile mesâfeli kişiler bulunmaktadırlar. Bunların yoğun oldukları ülkeler, Avru-pa’nın zengin kuzey batısında yer alırlar ve Almanya bu konuda başı çekmektedir. Dinlerle tanışmayanların kimi, yaratan-yöneten bir Tanrıya inanır, ama din diye bir müessese kabûl etmezler. Kimi de inançtan büsbütün yoksundurlar. Esrar dolu varlıklarıyla masonlar, âlim ve filozoflar, bu iki kategoriden birinde gösterilebileceklerdir.
İnsanlar insan olalı, dünyâ ve evren üzerine kendi çaplarında kafa yormuşlardır. Çekindikleri, korktukları, saydıkları, gücü ve etkisini kabûl ettikleri şeylere, tabiata, dağa-taşa, bu arada hayvanlara yönelmiş, onlara tanrı sıfatları verip tapmışlar, bundan tatmin duymuşlardır. Zamanla düşünceler gelişip-değişince, tanrılar bu defâ insan suretine girmişlerdir. İnsan tabiatında neler görülmüşse, bunlar tanrılara da uydurulmuşlardır.Tanrılar kâh gazâba gelmişlerdir, kâh insafa! Kâh kızmışlardır, kâh sevmişler! Kâh cezâ vermişler- dir, kâh ödül! Sonra, bir kabînedeki başbakan ve bakanlar gibi bir baş tanrı seçilmiş, diğerlerine farklı görevler biçilmiştir! Din aslında kişinin doğasında vardır. Fakat hepsinden önce tanrı kavram ve inancı gelir. Din, tanrıya yönelmek üzere sonra bu temel üstüne kuru-lur. Milyarlarca insanı arkalarından sürükleyen peygambersiz Asya dinleriyse, konuya daha farklı ve karmaşık bir biçimde bakmaktadır-lar. Fakat, ilâhî dinler açısından bunlar zâten dinden sayılmamaktadırlar.
İnsanlar, bir dine girerlerken önce âileleri sonra da bulundukları toplumların etkisindedirler. Tıpkı, farkında bile olmadan ana dillerini öğrendikleri gibi, bir dine de giriverirler. İstisnâlar bir yana, önce neye inanmışlarsa, sonuna kadar da böyle giderler. Bu, tabiî ki bugün için geçerli kuraldır. Yoksa, Hıristiyanlık ve İslâm gibi dinler doğduğunda, büyük kitlelerin bir dinden diğerine geçtikleri unu-tulmamalıdır. Bu, Türkler için de böyledir. Türkler, târih boyunca bir çok şeye inanmış bir çok dine katılmışlardır. İslâma geçişimiz ise, Anayurt ve Ortadoğu’da ortalama üçyüz yıl sürmüştür. Kuzey Karadeniz’deki Tatarlarla, Balkanlar’daki Çitak, Gacal ve Konyar Türkleri, İslâmla 1300’den sonra tanışmışlar ve kısa zamanda bu dini benimsemişlerdir. Dünyâmızda, hâlen birkaç avuç Şâman, Budist, Mûsevî Türk, az sayıda Çuvaş ve Gagavuzlar ile Karamanlı vb Hıristiyan Türk vardır. Diğer ezici çoğunluk, başta Sünnîler olmak üzere, Şiî ve Alevî Müslümanlar olarak Orta Asya ve Orta Doğu çevresiyle Balkanlar’da yaşamaktadırlar.
Türkler Anadolu’ya geldiklerinde, burada Hıristiyan yerli halkla karşılaşmışlardır. Yerli halkın toptan İslâmı seçtikleri sıkça gö-rülmüştür. Orta ve Batı Anadoluda “Manav” denen sadık vatandaşlarımızın bu zümreden oldukları sanılmaktadır. Daha sonra Rumeli’de de bu böyle olmuştur. Yerli halktan bir kısmı, bireysel, âilece veya topluca, zamanın efendileri Türklerin dinlerine girmişlerdir. Yeniçeri-lerin bu husustaki durumları farklıdır. Onlar henüz birer çocuk yaştalarken seçilip, âilelerinden alınmışlardır. Edirne’yle İstanbul’da (ön-ce bir süre Gelibolu) özel eğitime tâbî tutulup, burada tabiatıyla Müslüman edilmişlerdir.
Kitlelerin din seçimleri artık tamamlanmıştır. Artık, dinler arası kitle göçleri beklenmemelidir. Olsa-olsa kimi birini severek, ki-mi başka hesaplarla dinlerini değiştirenler veyâ değiştirecekler olabilirler! Kimi de, gerçekten inanıp din değiştirmişlerdir. Batılı şarkıcı eski Cat Stevens yeni Yusuf İslâm, buna dünyâ çapındaki bir örnek olarak gösterilebilir. Şu da var ki, Stevens alt tarafı bir şarkıcıdır. Kitleleri etkileyebilecek, arkasından sürükleyebilecek bir kimlik ve kişilik değildir. Bâzen şu âlim veyâ bu âlim Müslüman oldu, denilmiş- tir. Bunun son örneği, denizaltı araştırmalarından tanıdığımız Kaptan Custo’dur. Custo’nun İslâma geçtiği söylenmiştir. Bundan ne fay-da umulmuştur bilemiyoruz ama, Custo öldüğü zaman bildiğimiz Hıristiyan adıyla ve Hıristiyan olarak toprağa verilmiştir!
Din olgusu toplumlar ve kişilerde farklı-farklı tezâhür etmiştir. Bunu, kendi çevremizde ve diğer toplumlar üzerinde şöyle gö-rebiliriz: Câhil ve fakirler bütün inanç sistemlerinde dindardırlar. İbâdetlerini aksatabilirler ama inançları kusursuzdur. Orta sınıflarda biraz gevşeme görülür. İnanç hâlâ geçerli olsa da ibâdet ihmâl edilir. Eğitim ve refah düzeyi yukarılara çıktıkça din duygusu zayıflar, ibâdetler bırakılır. Hele felsefe gibi derin konulara dalınır, bir de muhakeme yürütülürse, sonuç inkâra kadar gidebilir. Nitekim, yukarı-da Batı’daki varlığından söz ettiğimiz inançsızlar böyle kişilerdir.
Yazımızı bağlarken başa dönelim. Ülkemizde açılan kiliselere günde üç-beş kişi başvuruyorlarmış. Bunların Hıristiyan olmaları için her türlü kolaylık gösteriliyormuş. Tanıyanların ifâdelerine göre, bu gibi kişilerin önce refahları değişmekteymiş! Sonra da ortadan kayboluyorlarmış. Burasını anlayamadık: Acaba semt mi değiştiriyorlar, yoksa ülke dışına mı çıkıyorlar? Biz şu sonuca varıyoruz ki, me- sele din değil ticârettir. Ekonomilerini kurtarmak için din değiştirmektedirler! Doğrusu bunda biraz da züppelik sezilmektedir! Belki bu kişiler, Batı’nın refahını Hıristiyanlıkta görmektedirler. Eğer böyleyse yanılmaktadırlar. Çünkü… İsrâil ve Japonya dünya zenginiyseler, bir yeni zengin de Güney Kore’dir. Buralar Hıristiyan değildirler. Fakat; İsrâil, Japonya ve Güney Kore’yle birlikte Batı dünyâsı lâiktir, lâik! Oralarda, din ve dünyâ işleri artık bir birlerinden ayrılmışlardır. Kişiyle Yaratan’ı arasında kimse yoktur. “Dünya dönüyor!” diyen Galile’nin yargılandığı o karanlık dönem artık çok gerilerde kalmıştır. Din, günlük politikalara âlet ve fedâ edilmemektedir. Oralarda di-siplinli, düzenli, verimli okullar, fabrikalar ve laboratuarlarla dahası vardır. Esaslı eğitim, çalışan bedenler, düşünen kafalar vardır. Hile-hurda, yalan-dolan gene geçerliyse de, hem bizden azdır, hem buna uygulanan mutlaka bir yaptırım uygulanır.
İşin sırrı ve sihri de Hıristiyanlıkta değil, işte buradadır!..