BİZİ KANDIRANLAR HARİÇ HERŞEY ESKİDİ

Bir varmış bir yokmuş diye başlayan hikâyeleri hatırlayanınız var mı? TV’siz, radyosuz, gaz lambasının titreyen ışığında, ocak başında başlayan o güzel masallardan geriye ne kaldı sahi…

Sadece masallar mı anlatılırdı uzun kış gecelerinde… Elbette hayır. Nesilden nesile gelen destanlar, gelenekler, oyunlar, türküler, ağıtlar, nasihatler… Dini ve bilimsel sohbetler. Anlatanların anlattığına inanılan neler neler!

Enerji üretimiyle paralel gelişen teknoloji, sıcak ocak başı sohbetlerini hızla çıkartıp attı hayatımızdan. Öyle hızla değiştirmeye başladı ki dünyamızı teknoloji, daha dün; vay be! Bunu damı yapacaktı insanoğlu dediğimiz birçok buluş, bu gün çağ dışı kalmış durumda! Artık anlatanların anlattığına inanmak zorunda değil insanoğlu. Dilediği her şeyi bir tuşa basıp öğrenecek kadar büyük imkânlarla donatılmış.

1982 yılıydı. Dediler ki Gürbulak sınar kapısına ANKÜLÜ(!) bir telefon bağlamışlar, gâvurlardaki gibi. Her yeri içine para atıp arayabiliyormuşsun! Doğubayazıt’ta birlikte askerlik yaptığım birçok asker arkadaşım, ankesörlü telefonun ne olduğunu nerden bileceklerdi ki. O zamanlarda Telefonlarda otomatik arama sistemi sadece büyük şehirlerde vardı… Her evde bir telefon ne büyük hayaldi. Ya şimdi öylemi? İnternetten görüntülü ve sesli olarak dünyanın her noktası ile canlı bağlantı kurup konuşabiliyor insanlar. Nereden nereye değimli…

Hiçbir şeyin yeni kalmadığı bir dünyada yaşamanın şaşkınlığı ile hayatla yarışıyoruz. Yaşantımızın içinde o kadar çok bir varmış bir yokmuş oldu ki. Geleceği göremeyip, ya da yanlış görerek, bizlerin teveccühünü kullanan toplum liderleri yüzünden, çağı yakalamak uğruna her tarafımızı teknolojik çöplük haline dönüştürdük desek yalan mı olur

Ocak başı sohbetlerimizden kalma alışkanlıklarımızı bir türlü bırakamadığımız için Her şeyi eskittik, siyasette üç dört dönem arka arkaya seçtiklerimizi(sırf babamızdan öyle gördük diye) bir türlü eskitemedik.?

Kendimizden pay biçelim; hayatımız o kadar hızla değişti ki. Büyük hayallerle peşine düştüğümüz siyasetçilerin; 15–20 yıl önce bizim için kurdukları hayaller eskidi, bizler onların eskidiğini kabullenemedik. Planlayıp inşaatına başladıkları projelere trilyonlarca para harcayıp bitiremeden, halktan aldığı gücün arkasına sığınıp şirinlik muskası takarak; “belediye başkanlığı benim yaşam tarzım oldu” diyecek kadar Edirne halkının teveccühüne güvenen başkanımıza ne demeli.

Ne yazık ki bu günleri iyi hesaplayamayan yöneticilerin elinde öyle çok şey heba etmişiz ki, ne saymakla biter neden temcit pilavı gibi söylemekle! Geleceği kendi küçük dünyalarında egolarını tatmin ederek hesaplayanların, en çarpıcı örneklerinden biride maalesef şimdiki Belediye Başkanımız Sayın Hamdi Sedefçi’dir

O bir mühendis olmasına rağmen bilime ve bilim adamlarına sırtını dönüp, kalfa zihniyetiyle hareket eden kasaba politikacısı kimliğini yenemediği için 20 yıllık hayallerini bitirmeden yıkıp satan bir belediye başkanı olarak tarihe geçecektir.

Hayalleri zamana yenik düşen Sayın Sedefçi; Edirne halkının teveccühünü hovardaca kullanırken, Edirne için hayal ettiklerinin; hızla değişen dünyanın gerisinde kaldığını fark edemeyecek kadar yorgun ve bitkindir. Kendisi gibi hayallerinin de eskidiğinin en belirgin kanıtı; “satarsanız benzin döküp kendimi yakarım” dediği belediye sarayını, “böyle bir binaya

Edirne’nin çokta ihtiyacı yok. Arsasına iyide para veriyorlar” diyerek satışa çıkartmasıdır…

Bu gün Edirne halkı olarak ocak başı sohbetlerinden kalma alışkanlıklarımızın bedelini ödediğimiz gündür. Ya CHP yeni dönemde Sayın Sedefçi’den vazgeçmelidir, ya da Edirne halkı…