Önceki “Babacan Ne Dedi?” adlı yazı için gönderilen bir yorumda özetle;
“Babacan tarafından, Türkiye’nin Avrupalılara şikâyet edildiği ‘Müslümanlara baskı’ konusunda ne düşünüyorsunuz? Böyle bir şey var mı?” sözleriyle düşüncelerim sorulmuş”.
Söze; “Evet!” dedikten sonra, “Dini oyunlara alet etmek, dinle oynamaya kalkmak en büyük yanlıştır” diye başlıyorum.
Biz genelde; su, ateş, toksik maddeler, nükleer felaket gibi etkisi daha sonra ortaya çıkan şeylerle oynamayı pek severiz. Dinse bunlara hiç benzemez. Onlar birkaç yıllık hayatın, dinle oynamaksa sonsuz hayatın çekilmezleridir. Din konusu, diğer saydıklarıma göre çok daha fazla dikkat ister. Dindar ya da Allah sevgisini ihlasla taşıyan biriyseniz; hemen, “Ne oynaması, olmaz öyle şey!” diye tavır koyacağınızdan eminim. Dinsiz ama insanlara saygılı biriyseniz tepkiniz yine benzer olacaktır.
Peki, dinle kim oynar, neden oynar ve Allah’a rağmen Allah’ın adına kural koyma cesaretini “Ben dindarım” diyen bir kul nasıl yapar? Gelecekteki sonsuz hayatını tümden etkileyecek böyle bir akılsızlığa nasıl ve hangi cesaretle girişir.
Cevap açık…
Gelecek, hiç gelmeyecek gibi görünen ileri bir zamandadır. Çıkarlarsa hemen bugünde…
Üstelik; lezzetli, tatlı, gıcır, hoş, nefis ve hepsinden önemlisi hemen el altındadır. “Hakkı âlîniz var efendim, hakkınızdır alın, hakkınızdır yapın” diyerek günahlara yelken açıp batmanızı kolaylaştıran ve bu yolla kendilerine bir takım paylar çıkmasını umut eden şeytancıklar da sürekli etrafınızdadır. İstediğiniz kadar “En büyük Müslüman benim!” diye bağırın. İstediğiniz kadar kandırabildiğiniz kitleleri çoğaltın! Allah’ı hiçbir şey kandıramaz. Sırası gelip de yaptıklarınız önünüze çıkarıldığında işin vahametini kavrarsınız. Kavrarsınız da artık geriye dönüp yapılan yanlışları düzeltmenin, alınan ahları, çektirilen eziyetleri telafi edebilmenin süresi geçmiştir. Zaman, sizin için bitmiştir artık…
Bu acı son, dönem dönem hepimizin aklına düşse de yukarıda da söylediğim gibi gelecek gelecekte, “Al beni, götür beni!” diye bağıran çıkarlarsa hemen bugündedir.
Gelecekteki affın hayali, bugünse yapılan gafın ederi makbuldür. Acaba bu gaflara rağmen, gelecekte af kapısından geçmek mümkün olabilir mi? Bunu tek ve bir olan Allah’tan başkası bilemez. Yalnız, onun bize gönderdiği kitaplarda “Hak yemenin, hele hele yöneten olup hakları yemenin, bırakalım hak yemeyi adil davranmamanın pek yaman şey” olduğu yazılı.
Müslüman’ın görevi yanlışlar karşısında uyarmaktır. Bunlar; vehmettiği, yalanlarla bezediği, kafasına göre kurgulayıp uydurduğu şeyler olamaz. Kul olduğunun bilincini taşıyan hiç kimse de uyarıp hatırlatmanın ötesine geçip başka türlü eylemler koyamaz. Koyduğu an Allah’a karşı sorumluluğu katlanarak büyüyüverir.
Öteye geçme izni kimseye verilmediği gibi, gerekli olsaydı Yüce Allah bunu kullarına bırakmadan hallederdi. Tam tersine; Allah kullarını uyarıyor, akıllarını başlarına devşirmelerini söylüyor ve düzelebilmeleri için onlara süreler veriyor.
Dini, insanları aldatmak için kullananların dedikleri gibi değil gerçekler. Eğer o masallar gerçek olsaydı, Yüce Allah “Kâfirun Suresi” nde “Senin dinin sana, benim dinim bana” der miydi?
İnsanların dinle aldatılması konusunda şaştığım çok şey var. İnsan dinini neden Allah’ın gönderdiği kitaptan öğrenmez? Neden bir başka kul ve devletin, belki de bir örgüt ya da şeytanın elçilerinin peşine takılır? Neden kendisiyle alay edilecek, söğüşlenecek, köleleştirecek bir aptallığı sırtlanır. Bunun bir de dünya hayatının sona ermesinden sonraki faslı düşünülmez mi? Bundan hiç korkulmaz mı? Kendisine verilen en büyük nimet olan aklın kullanımını başkalarına bırakanlar bunun hesabının sorulmayacağını mı sanırlar?
Ben onlar kadar cesur değilim. Bu yüzden, o sınıflar içine girmekten Allah’a sığınırım.
Yöneticilik zor zenaat. Gerçekten zor. İlahî hükümlere uyacaksın, adil olacaksın, kimseye karşı kimseyi kollamayacaksın. Beytülmala el uzatmayacaksın. Aileni, akrabalarını, yandaşlarını kollamayacaksın. Yalan söylemeyeceksin. İftira atmayacaksın. Ortalığı karıştırıp milleti birbirine düşürecek her türlü söz ve eylemden uzak duracak, aksine milleti bütünleştireceksin. Bırakın hakları gasp etmeyi, bu benden, o şunlardan demeden; haklıya hakkını hemen, derhâl, gecikmeksizin teslim edeceksin. Karşındaki ister dinsiz, isterse taşa, toprağa tapsın, hiç fark etmez. Bunlar ilahî kurallar. Aslında herkes için işleyen bu kurallar, yönetenler için misliyle uyarıcı, misliyle korkutucu.
İnanmadınız mı? Açıp okuyun Kur’an-ı Kerim’i…
“Sakın verdiğim vekâlete, ettiğim emanete hıyanet etme” diye tembihleyip işlerimizin başına gönderdiğimiz; benim, senin, onun, kısaca milletimizin vekillerine bakalım şimdi.
Bir de onları inceleyip, onların yaptıklarına bakın.
Nelere mi? Hemen aklıma gelenleri söyleyeyim.
Adalet konusuna, adil olup eşit davranmalarına, kimseyi kollayıp kollamadıklarına bakın. Beytülmalın hâli nicedir ona bakın. Aile, akraba, yandaş ilişkilerine bakın. Milletin arasına değişik konular ileri sürülerek nifaklar sokulmuş mu, ona bakın. Şantaj, tehdit var mı; ona bakın. Haklı yerlerde mi sürünüyor yoksa dinsiz dahi olsa Allah’ın emirlerine uygun bir şekilde hakkını alıp işine devam mı ediyor, ona bakın. İşçiye, memura, emekliye bakın. İşsize bakın. Dün, en az üç yüz gram olması gereken normal ekmeği bir liraya aldım. Kilogramı neredeyse otuz dört kuruş eder. Tarttığımızda iki yüz yetmiş gram çıkmasını da şimdilik bir yana bırakıp merakımızı giderelim. Aldığı ücret evine başka şey getirmesini engellediği için günde otuz, kırk hatta daha da fazla ekmek alan aileler var. Yanisi şu, yalnız ekmekle doymaya çalışıyorlar. Bu insanlar; nasıl geçinir, ne yer, ne içer, ne giyer, nerede, nasıl oturur diye düşünen var mı? Elektriksiz, susuz, gazsız yaşanacağını düşünenler kaç kişi? Bunların hesabını da yapın. Önce bunları yapın ki içinizde insanlık kalmışsa, hayretten açılacak ağızlarınızı kapatabilmek için size de zaman kalsın. İnsanlıktan nasibiniz yoksa ne desem boş zaten! Sizi iyi tanıdıkları hâlde, insan sayıp o mevkilere oturtanlarda bütün suç…
Hele şu söylediklerime bir bakın. Bakın da ondan sonra oturup konuşur, Müslümanlara baskı yapılıyor mu yapılmıyor mu, söyleşiriz birlikte…
Son bir söz. Dilimiz alıştı, “Dinle oynama, dini kullanma” gibi terimleşmiş bazı sözcükler kullanıyoruz ya! İşte onların aslı “Kendinle oynattırma, kendini kullandırtma” olmalı. Bir de başka bir adı var ki, o hepsinden de kötü… Onu yazmaya bir türlü elim gitmiyor ama bilinmesi gerek. O işin asıl adı, kula köle olup “Allah’tan uzaklaşma”, “Allah’a şirk koşma” dır.
Bilen bilir, unutan hatırlar, bilmeyense öğrenir inşallah!
Günay Tulun
Yazarlar ve Ozanlar Grubu
İlk Yayınlandığı Yer
Sessizliğin Sesi
İlk Yayınlandığı Tarih
6.6.2008