Türkiye’nin AB’ye “diyet” borcu?

Türkiye 1999’da AB üyeliği için aday ilan edildiğinde Türk siyasetçiler ve entelektüeller rahatlamışlardı ve AB üyeliği için kamuoyunun desteği en yüksek düzeye – yüzde 75 – çıkmıştı. Türkiye artık Avrupa’nın geleceğinin vazgeçilmez bir parçası olarak görülmeye başlamıştı ve bu, aslında, ortak Avrupa düşüncesi ve aklının bir başarısı şeklinde değerlendirilmişti. Ondan sonra Türkiye – AB ilişkilerinde “ikinci bahar” yada “balayı” başladı. Başbakan Bülent Ecevit, Avrupa liderleri fotoğrafında yer almak üzere Finlandiya’ya gitti. Türk siyasetçiler AB’nin beklentilerini karşılamak için etkin bir reform süreci başlattı. Herkes mutluydu ve hatta Yunanistan bile, Türkiye’ye pek dostça bakmayan Evangelos Pangalos’un yerine dışişleri bakanı olan George Papandreu’nun da etkisiyle daha yardımseverdi.

Şimdi genel bir isim olan “Helsinki” Türkiye’nin modernleşmesi ve reform süreci için bir umut haline geldi. Kıbrıs meselesi bir kenara konuldu ve ilişkilerin ilerlemesi için olmazsa olmaz asli bir koşul olacağına dair hiçbir şey söylenmedi. O zaman Dışişleri Bakanı olan İsmail Cem, Türk kamuoyuna, Finlandiya Başbakanı Lipponen’in Kıbrıs meselesinin herhangi bir şekilde çözülebileceğini garanti ettiğini ve Türkiye’nin bu hususta kaygılanmaması gerektiğini söyledi. Cem’in hatıralarında belirttiği gibi bu husus resmi bir mektup ile de kayda geçirilmişti.

Helsinki’nin, Türkiye’nin reform sürecinde bir dönüm noktası olduğunu hiç kimse inkar edemez. Helsinki’den sonra Bülent Ecevit’in liderliğindeki koalisyon hükümeti önemli reformlar ve herkesi şaşırtacak kanun değişiklikleri yaptı. Ağustos 2000’de ülkenin bu zamana kadar karşılaştığı en kötü ekonomik krizin ortasında bile koalisyon hükümeti devrim niteliğinde görülen 35 kanun çıkardı. Bu değişiklikler olmasaydı Türkiye şimdiki konumundan daha gerilerde bir yerlerde olurdu. Böylece, 2002’de yapılan erken seçimler yeni bir siyasi ve entelektüel atmosfer yarattı ve AKP hükümeti gerçekten sürdürülebilir bir reform sürecini miras aldı. Bu süreç, AK Parti tarafından meşruiyet kaynağı olarak değerlendirilmiş ve siyasi avantaja dönüştürülmüştür. Adil olmak gerekirse, AKP hükümeti, koalisyon tarafından Dünya Bankası’ndan ekonomiyi istikrara kavuşturması için çağrılan Kemal Derviş’in ekonomi programının yanı sıra bu reform sürecini devam ettirmiştir. Ancak, Başbakan R. Tayyip Erdoğan reform sürecini hızlandırmıştır.

Bununla beraber, şimdi, Türkiye’nin reform yorgunu olup olmadığı yada kısaca ülkenin AB’nin beklentilerinin gerisine düşüp düşmediği üzerine tartışma yapılmaktadır.
Türkiye’de ve Avrupa’da “zamanın ruhu” şimdi Helsinki’deki ruhun tam aksi yönünde. Türk hükümeti kamuoyuna Kıbrıs meselesini izah etmekte zorlanmaktadır. Erdoğan’ın geçen Cuma söylediği gibi Kıbrıs meselesinin çözümü için uygun platform AB değil BM’dir. Bu Türkiye’nin ek protokolü imzalamayacağı anlamına gelmektedir ve bir çözüm bulunamazsa gerçekten tren kazası olabilir ve AB, Türkiye ile müzakereleri kesebilir. Şüphesiz Bay Papadopulos ve onun 600 bin kişilik milleti bu durumda mutlu olacaktır, ancak bütün süreç kilitlenmiş olacaktır.

Fin planı da bir çözüm sağlamaktan uzak kalmıştır. Yunan hükümetleri bu sorunun kendi sorunları değil Güney Kıbrıs’ın bir sorunu olduğunu iddia etmektedir ancak bu, bütün tarihi gerçeklerin inkarıdır. Buna rağmen Yunanistan’ın tutumu Türkiye’de AB karşıtı çevrelerce memnuniyetle karşılanmaktadır; bu çevreler Avrupa’nın geleceğine dair vizyonları eksik olduğu için Yunanistanlı politikacılara teşekkür etmektedir.

Türkler artık AB’yi ciddiye almıyorlar ve Çarşamba günü açıklanması beklenen ilerleme raporu Türkiye için hiçbir şey ifade etmiyor. İşte bu nedenle eski ekonomi bakanı ve AB taraftarı siyasetçi Kemal Derviş Financial Times’ın Cumartesi günkü sayısında AB’nin Türkiye’ye yönelik söylemini değiştirmesi gerektiğini söylemiştir. Doğru, doğru, bir kere daha doğru. AB, Türkiye’yi eleştirmeli ancak, bu eleştirinin tonu şimdi yanlış. Türk halkı AB’nin eleştiri tonundan artık sıkıldı ve kızmaya başladı. Derviş’in söylediği gibi bu durumun böyle devam etmesi hiçbir tarafa yaramaz. Evet, AB’nin hazmetme kapasitesi dahil birçok problemi vardır; evet, genişleme sürecinin yapısal problemleri vardır. Hepsi gerçek ve tamam ancak, Türkiye bütün bunlar için günah keçisi değildir. En azından Türk halkı bu konumda olmak istememektedir.

Finlandiya için bu dönemde AB dönem başkanlığı gerçekten şanssızlıktır. Finlandiya tren kazasını önlemek için ne kadar çalışırsa bazı ülkeler o kadar aksi yönde çalışmaktadır. AB Komisyonu üyesi Olli Rehn de güç bir konumdadır. Önceden o da AB adına Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik izolasyonunun kaldırılacağına dair Türk hükümetine söz vermişti. Hatta AKP hükümeti iki hafta içinde KKTC’de hükümet değişikliğine yardımcı oldu ve Serdar Denktaş hükümetten çıkarıldı. KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve AK Parti hükümeti arasındaki mükemmel işbirliğine rağmen bir sonuç alınamadı. Ancak bu da Kıbrıslı Rumlar için yeterli değildir, onlar daha fazlasını istemektedir.

AB’nin Aralık kararı süreçte kırılma olup olmayacağını, sürecin devam edip etmeyeceğini gösterecektir. Komiser Rehn bile AB-Türkiye ilişkilerini “şizofrenik” diye nitelendirdi. Ancak biz Türk tarafının şizofrenik olduğunu düşünmüyoruz. Bay Rehn mikroskopla bakmalı, ancak o zaman gerçek hastalığın nerede olduğunu görebilir!
Türkiye’deki genel beklenti AB’nin müzakere sürecini kesmesidir. Türk edebiyatında “Diyet” adında, Ömer Seyfettin’in yazdığı meşhur bir hikaye vardır. Hikaye, zengin bir adamın, “diyet”ini – bir miktar para– ödeyerek fakir bir adamın kendisine isnad edilen bir suçtan dolayı İslam şeriatına göre kesilmesi gereken elini kurtarmasıyla başlar. Ancak sözde kurtarıcı adam (bu durumda AB oluyor) diğerine sürekli onun elini kurtardığını hatırlatmaktadır (Türkiye-AB örneğinde “AB’nin Türkiye’ye adaylık statüsü vermesi ve müzakerelere başlaması”) ve bu hemen her gün böyledir. Bir gün, eli kurtulan adam (bu Türkiye’dir) “artık yeter! Elimi kurtardığını sürekli söylemene artık dayanamam; bu suçlamalar ve psikoloji ile daha fazla yaşayamam!” deyip, elini kesip diğerinin önüne atmıştır; “İşte kurtardığın el! Şimdi onu al ve beni artık rahat bırak!” demiştir.

Türkiye şimdi işte bu ruh hali içindedir. Kemal Derviş’in söylemek istediği de tam olarak budur. Eli alıp süreci bitirip bitirmemek yada tavrını ve söylemini değiştirmek AB’ye bağlıdır. Türkiye bu şekilde muamele görmeyi hak etmiyor… ancak biz şunu biliyoruz ki AB akılcı düşünceye sahip olduğu için en sonunda süreci devam ettirecektir. Türkiye ile ilişkileri kesmek AB’nin bugüne kadar yaptığı en büyük hata olur. Zamanın ruhunu okumak kısa süreli düşünmek değildir, büyük stratejik kavramlarla düşünmektir. Bu önemli sınavdan geçmesi gereken Türkiye değil AB’dir. AKP hükümeti bu konuda üzerine düşen her şeyi yapmıştır. Bu bağlamda bu hükümetin cezalandırılmasını tavsiye etmem. Helsinki (Finlandiya) her şeyi yapmıştır; Başkanlığı Almanya’ya devrederken tren kazasını önlemek için en azından çaba sarf ettiğini düşünerek kendini iyi hissedebilir. Aralık’a fazla bir zaman kalmadı. AB politikasını bir kez daha göden geçirmelidir.