Kendinizi Gözlemleme

Yazılarımın çoğuna çocuklarıma hitap olsun diye başlarken, bu yazımın oluşmasındaki sebep şu oldu: Bir zamanlar kendisine değer verdiğim birini kızdırmış olmam gerek ki bana karşı olan fikir değişikliğini konuşmasında şöyle belirtti: “ Sanıyorsun ki herşeyi en iyi sen biliyorsun!” Bu, bana bayağı ağır geldi; hatta dokundu. İki gün kendimi eleştirdim. Sonrada bu öz eleştirimi yazsam mı diye bayağı bir düşündüm. Bir yanım yaz derken, diğer yanım adam sende diyordu. Fakat yazmakta karar kıldım. Belki sizler de benim gibi kendinizi eleştiri süzgecinden geçirmek istersiniz, işte o zaman benim izlediğim bu yol sizlere de yardımcı olabilir.

İnsanoğlu kendi dışına çıkıp, kendini hayal edebilir. Hangi ruh hali içinde olduğunu, zihninin nasıl çalıştığını gözlemleyebilir. Bütün bu yetenekleri; kendinin bilincinde olma ve kendini gözlemleme başlığı altında toplayabiliriz. İnsanlığın ilerlemesinde de yatan temel etken budur. Kendimizi eleştirirken, kendi yaşantımızdaki kesitlerden olduğu kadar başkalarının deneyimlerinden de faydalanabiliriz. Kendinin bilincinde olma yeteneği, kişinin tutum, duruş ve gelişiminde etkili rol oynar.

Bizim gözleyebildiğimiz duygu, düşünce ve ruh halimiz biz değiliz; gözlemleyen, gözlemlenenden farklıdır. Gözlemlediğimizin nasıl bilincinde olursak, benliğimizi oluşturan birimlerinde öyle farkına varabiliriz.

Benliğimizi oluşturan yapı birimleri bir araya gelerek benlik paradigmasını oluşturur. Benlik paradigmamız kendimizi nasıl gördüğümüzle kalmaz, dünyayı nasıl gördüğümüzü de etkiler. Kendi benlik paradigmasını iyice anlamayan kişi, dış dünyayı benliğinin yansıması ile görmesi zordur.

Benlik bilinci kişiye kendi gerçeğini gözlemleme olanağı verir. Kendi dışına çıkarak benlik paradigmasını gözlemleyebilen biri, onun temel evrensel değerler üzerine mi, yoksa geçmiş yaşantıların koşullaması üzerine mi kurulduğunun farkına varabilir.

Kendi dışına çıkarak gözlemleme olanağından yoksun kişi, kendine öğretilen kalıpların dışında temel evrensel doğrulara ulaşma olanağına kavuşamaz. Gelişmiş insan paradigması içinde yaşamını sürdüren biri, kendi benlik yapısının bilincine çok daha kolaylıkla ulaşabilir.

Bugün size girişimci tutum üzerinde yazarken, açıklığa kavuşturmamız gereken birkaç kavram daha var. Önce onları kısaca ele almalıyım.

“Genetik bilimi” kişinin temel özelliklerinin DNA yapısıyla kuşaktan kuşağa geçtiğini kabul eder. Bu model bireyin bugünkü davranış ve karakter özelliğinin temelinde, onun atalarının payının büyük olduğunu vurgular. DNA aynı zamanda insanların kalıtımla geçen özelliklerini bünyesinde bulunduran biyokimyasal yapılar olgusudur.

“Gelişimsel” ailedeki etkileşimin, anababanın çocukla olan ilişkilerinin, tutumlarının ve yakın çevrenin etkilerinin kişinin bugünkü davranış ve karakter özelliklerinin oluşmasında büyük payı olduğunu düşünüyorum.

“Çevresel” bireyin şu anda çevresinde yer alan nesne, kişi ve olayların hatta doğduğu yerde değil de başka şehirde olmasının onun davranışlarını belirlemede önemli bir etkisi olduğu yadsınamayacak bir gerçektir. Çevrede yer alan nesne, kişi ve olaylara örnek olarak işyerinde ki patron, evdeki eş, haşarı çocuk, ekonomik ya da siyasi durumu verebiliriz.

Bu yaklaşımlar neden sonuç modeline dayanır. Belirli köklerden gelen uyarıcıların kişiyi davranış zincirine(örf, adet, töre,gelenek,görenek) götürdüğü varsayımından hareket edelim. Yukarda verdiğim her model insan davranışının belirli bir yönünü önceden kestirip, açıklayabilmektedir. Zihinsel süreçlere önem veren psikologların dışında, yer alan süreçlerden sosyal hayatta bahsedilmez. Oysa, sözünü ettiğim kendinin bilincinde olma yeteneği, uyarıcı ve davranış arasında yer alan önemli etkendir.

“Victor E. Frankl, Hitler’in Yahudiler için hazırladığı toplama kamplarında uzun zaman kalmış, Viyana’lı bir psikiyatristtir. Açlık, soğuk ve onur kırıcı ortamda dahi “mutluluğu” bulmuş bir kişidir. Bir gün, çıplak ve sefil biçimde esir kampında otururken, kendi bilincine kelepçe vurulamayacağının farkına varır. Bu bilincin onun temel özelliği olduğunu kavrar. Bu bilinç sayesinde, en kötü işkence anlarında bile isterse kendini gözleyebileceğini ve değişik ortamda bu yaşamını yararlı olarak kullanabileceğini düşünür. Bir anlamda dış uyarıcının etkisinden kurtulmuş, en kötü koşullarda dahi olaylara kendisi anlam vermeye başlamıştır. Beklide Frankl’ni hayatta tutan bu arayıştır ki mutluluğunu düşünürken bir an dahi öleceği aklına gelmemiş devamlı kafasında telkinleri tekrarlamıştır.

Frankl kendine yapılanları ve olayları değiştiremeyeceğinin farkındadır; ne var ki bu olaylara nasıl bir tutum içinde yaklaşabileceğini, olayları nasıl yorumlayacağını kendi belirlemektedir. Böylece, dış olayların körü körüne esiri olmamaktadır.

Bu uyarıcı, “iç süreçler ve davranış modelidir.” Bu modelde uyarıcı ile davranış arasında insana özgü bazı psikolojik iç serüvenlerin yer aldığını kabul eder.

Özümsenmiş değerlere halk dilinde ‘vicdan’ adı verilir. Bu olgu doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmemizi sağlayan temel değerlerin yer aldığı bir yuvadır. Kişi istediği şeyin, yani gönlünün muradının bilincinde olma derecesinde iradesini kullanır. Kendimizin bilincinde olma ve vicdanımızı oluşturan temel değerler çerçevesinde yaptığımız seçimi davranışımıza aktarabilmemiz irade gücümüzle mümkün olmaktadır.

Girişimci tutumun temelinde, yaşamımızdan önce kendi tercihlerimizden sorumlu olduğumuz anlayışı yatar. Bu anlayışa göre, istersek çevresel koşulların ve onların uyardığı duygu ve heyecanların ötesine geçer, inandığımız değerleri davranışlarımızda yaşatabiliriz.

Kalıplaşmış insanda, benlik bilinci düşük olduğundan ve kalıpların ötesinde başka bir dünya bilmediğinden, dış çevre koşulları onun davranışlarını denetlemeye başlar. Bu kişiler tepkici tutum içindedirler; yani hava güzelse kendilerini iyi, kapalı ve yağışlı ise kötü hissederler.

Öte yandan gelişmiş girişimci insanın mutluluğunun kaynağı içindedir; yağmur yağmış ya da güneşli olmuş, onlara göre pek fark etmez; çünkü davranışlarının temelinde bilinçli kararları ve bilinçli kararların temelinde inandıkları değerler yatar. Geçici duygu, heyecan ve çevre koşullarına göre karar vermez. Girişimci kişinin en ayırt edici özelliği, inandığı değerleri kararlarının temeline koymasıdır. Bu değerler daha önce sözünü ettiğim evrensel doğrular üzerine sindirilmiş değerlerdir.

Bu demek değildir ki gelişmiş insan paradigmasını yaşayan girişimci kişi dış olaylardan, fiziksel ve sosyal çevreden etkilenmez. Dış olaylardan, fiziksel ve sosyal çevreden doğal olarak onlar da etkilenirler, ne var ki davranışları bilinçli yapılar, kendilerine mal etmiş oldukları değerlere dayanan kararlar üzerine kuruludur.(soğukkanlılığını koruyan kişi kendine ve çevresine faydası dokunanlardır.)

Gelişmiş insanlar, kendi kararlarıyla davranışlarını, düşüncelerinin türünü ve yönünü, tutumlarını, hatta davranışlarına temel olacakları duygu ve heyecanlarını seçerler. Onlar, başlarına gelen olayların değil, bu olaylarla ilgili tutum ve davranışlarının kendilerini etkilediklerinin bilincindedirler. Çevrenin olumsuz koşullarını aşarak, karar ve davranışlarında inandıkları değerleri yaşatan insanlar iç yaşamlarına özgürlük getirmişlerdir.

“İç özgürlüğü”şöyle de açıklayabiliriz. Dış olayların, geçmişte ki koşullamaların etkisi altında bilinçsiz olarak davranan kişinin iç özgürlüğü yoktur. Kendi ilke ve değerlerinin bilincinde olarak davranışlarını seçebilen insanın iç özgürlüğü vardır. İç özgürlüğünü bulamamış kişinin mutlu olması olanaksızdır.

Şimdi soruyorum acaba ben neyi ne kadar biliyor ve tanıyor aynı zamanda yorumladığımı sizin takdirinize sunuyorum… tabi ki isteğim bu vesile ile kendisine de yanıt vermek…

Umarım bu yazının oluşmasına sebep olan; “o kişi” okur bildiğimin, bilgisine dayanarak tartışmalara girip girmediğimi… Ama anlayana… Bu küstahlık değil, sadece bireysel tercihimin “adamına göre muamele etmek” doğrultusunda olduğudur. Doğru olduğuna inandığım konularda karşı tarafa bunu anlatamayacaksam susarım. Bu korkup kaçmak değildir. Adam, adam değilse neyine laf-ı güzaf edesin, adam ancak adamsa hoş sohbet edersin!!! Kaldı ki öncede yazdığım gibi eğer şartlar eşitse tartışma zaten zevkli olur. Çünkü; konuşabilmenin verdiği mutluluk insanı olgunlaştırır.

Bu yazıma uyacağını düşündüğüm filozofta buna benzer olaylardan mantığı ile çok güzel sıyrılmış. Hep beraber okuyalım

Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeden yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiç bir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir…

Mağrur zengin hor gördüğü filozofa: “Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem” der.
Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir.
– Ben çekilirim!!!