İnsan Olma -8 Ben Kimim?

Geleceklerini merak etmeyen insan var mıdır, bilmiyorum. Gelecek önümüzde bütün gizleriyle dolu bizi beklerken biz de en küçük bir ışık görebilmek, en küçük bir işaret alabilmek için her yere başvururuz.
Fallar, burçlar, gizli güçler dünyası hep bu bilinmeyeni öğrenmek merakının başvurduğu, yollardır.
Aslında fala pek inanmam. Fakat geçen gün bir yerdeydim. Dostlarımın ahbabı bir hanım da oradaymış. Güzel fala bakar dediler. Kahve falına bakıyormuş. (hemen meraklandım) kahveleri içtik, fincanı kapadım. Fincan soğuduktan sonra hanım fincanı açtı, şöyle evirdi, çevirdi, başladı söylemeye. Yani başkası söylese inanmazdım, neler bildi, neler söyledi, şaştım kaldım. İki kızım olduğunu, büyüğünün bizi çok üzdüğünü, evde büyük bir sıkıntı atlattığımızı, şimdi biraz daha rahat olduğumu, iki insanın baş başa verip bizi konuştuğunu, neler canım neler. ( gelecekten hiç söz etmedi, yaşanmışlardı sadece)

Fal dediğimiz şey, insanların gerçeklerden kaçması, kendi umutlarını başkalarının ağzından duyma isteği. Ben inanmam ama inananları da anlarım. Hayatın katı gerçekleri doğrusu bunaltıcı, eh, insanın bazı, bazı rahatlamak istemesi normaldir. Ama, her şeyi fala bağlaması, her şeyi faldan beklemesi yanlış. Böyle olunca insan kendi iradesinden vazgeçmiş demektir ki bence yanlış. İnsan falı merak edebilir, ama geleceğini fallara göre düzenlemeye kalkarsa çağdışı kalmış demektir.

Burçlar konusu biraz daha değişik, ASTROLOJİ adıyla birazda gizemli bir bilimsel görünüm verilen burçlar, insanın yalnız geleceğine değil, kişiliğine, davranışlarına, talihine, mutluluğuna ilişkin ipuçlarını da verme iddiasında.

İmza falı diye bilinen GRAFOLOJİ ise, gerçekte bir fal değil. İnsanın yazısının, imzasının onun kişiliğine, davranışlarına, içinde bulunduğu ruh durumuna ilişkin bazı bilgiler taşıdığı doğrudur. Ancak, bunu anlayabilmek için konuyla uğraşmış olmak, bu ipuçlarını doğru değerlendirmek gerekiyor. GRAFOLOJİ adını taşıyan bu uzmanlar özellikle “kriminoloji-suç bilimi” alanında önemli işlevler yapıyorlar.

Kendini tanımak, kendi kişiliğini bilmek, davranışlarını anlayabilmek yerinde bir meraktır. İnsanın kendini tanıması birçok bakımdan yararlı, hatta zorunludur.

… Yaz tatilindeydik oraya gelen bir Alman kadının elinde Adler’in bir kitabını okuduğunu görmüştüm. Kitabı dikkatle okuyuşuna bakarak Alman kadını doktor ya da psikolog sandım. Okuduğu kitapta ilgilendiğimi söyledim, konuştuk. Böylece Almanya’da bir fabrikada işçi olduğunu anladım. Alman da olsa bir işçi kadının Adler’i neden merak ettiğini sordum. Kadının yanıtı şuydu.
“ Adler’i okuyorum. Çünkü kendimi tanımak istiyorum. Kendimi tanımam, insanlarla ilişkimi daha doğru temellere oturtmamı sağlıyor. İşyerinde nasıl davranmam gerektiğini anlamama yardımcı oluyor. Eşime, çocuğuma davranışlarımı daha doğru değerlendiriyorum.”
Alfred Adler, Avusturyalı bir ruh sağlığı uzmanı hekim. İnsan davranışlarına ilişkin görüşleri, kurumları var.
Kendini tanımak için, çevresini tanımak için, ilişkilerini daha doğru düzenlemek için, Adler’in, Freud’un, Jung’un yapıtlarını okumak bizim pek de başvurmadığımız bir yöntem.
Sigmud Feud, yüzyılımızın kültürüne damgasını vurmuş bir büyük kültür adamı. İnsan ruhunun derinliklerini aydınlatmış, insana insanı tanıtmış. Bulduklarını, yazdıklarını kaçımız okudu, hele hele kaçımız anladı?

Onun için de, burçlara teslim olmamak yerine, kendi kişiliğimizi tanımalı, kendi kişiliğimizi güçlendirmeliyiz.
Kendimize korkmadan bakabilmeliyiz. Korkularımızı görebilmeliyiz. Kaygılarımızla tanışabilmeliyiz.
Kendimize bir insan olarak bakabilmeliyiz. O zaman doğrularımızı, yanlışlarımızı görebiliriz. İşte o zaman doğruları çoğaltabilir, yanlışlarımızı azaltabiliriz. Kendimizi tanımak kendi işimizdir, yıldızların değil.

Bir an için geleceğimizi tümüyle bildiğimizi varsayalım.
Kaç yıl yaşayacağımızı biliyoruz. Hangi hastalıkları geçireceğimizi biliyoruz. Ne zaman evleneceğimizi, evliliğimizin nasıl geçeceğini, çocuklarımızın olup olmayacağını, kaç çocuğumuz olacağını, hangi işi yapacağımızı, nerelerde yaşayacağımızı, ne zaman öleceğimizi biliyoruz. Varsayalım ki bütün bunları biliyoruz.
Kendimize soralım bunu gerçekten ister miydik?
Ben istemezdim, kimsenin de istediğini sanmam.
Eğer geleceğimizi tümüyle bilseydik, Hayat çok tatsız olurdu, sıradan bir zaman geçirme olurdu.
Öyleyse, geleceğimizi neden bu denli merak ediyoruz, neden öğrenmek için her yola başvuruyoruz?
Bu merakın temel nedeni, bizi nelerin beklediğini bilmek, kendimizi onlara karşı hazırlamaktır. Belki de geleceğimizi bilseydik, onu değiştirmek için bir şeyler yapabilirdik değil mi?
Peki, neden şimdi bunu yapmıyoruz?
Neden geleceğimizi etkilemeyi düşünmüyoruz, neden bunun için kendimizi hazırlamıyoruz?
Geleceğiniz daha iyi olabilir, eğer siz isterseniz…
Nasıl mı?
Geleceği biçimlemenin ilk koşulu, “yaşamaktan korkmamaktır.” Kendimizi nasıl bir geleceğe hazırlamak gerekir? Sorusunun yanıtında yatar. İstediğiniz geleceğe bilgi gerekiyorsa bilgi edineceksiniz. İnsanlarla doğru iletişim kurmayı öğreneceksiniz. Aranan kişi olmayı, çekici olmayı, kendinize uygun tipi yaratmayı öğreneceksiniz. Bilgili olmakla bilgi satma arasındaki farkı öğreneceksiniz. Güzellikleri fark etmeyi, hayatı paylaşmayı, insanlara değer vermeyi, sevmeyi öğreneceksiniz. Hayatı özümlemek için, hayatı anlamak için öğreneceksiniz.

Hayat beklentiler değildir, arayışlardır. Kendimizi bir ülke ya da mücevher yerine koyarak keşfedilmeyi beklemeyelim. İstediğimiz neyse, onu biz arayalım.

Bilgi, iş, insan… Ne olursa olsun bulduğumuzla yetinmeyelim. Yetinmemek ille de değiştirmek değildir. Gerekirse değiştirmeyi de bilelim. Ama, asıl önemlisi bulduğumuzu geliştirmektir. Onu geliştirip, ona kendi kişiliğimizi katalım, onu kendimizle daha zenginleştirelim.
Unutmayalım ki DOĞANIN EN BÜYÜK GİZİL GÜCÜ, İNSANIN KENDİ GÜCÜDÜR…