İnsan Olma -3 Her Şey Evlenmek İçin mi?

Kültürümüzde hala evlilikler görücü usulü veya tavsiye ile yapılmakta.

Birde günümüzde yanlış değerlendirilen alışıla gelmiş başlık parası var ki. Anadolu erkeği aslında çok seviniyor kız çocuğu olduğu için onları satacak ya, tüm geçimlerini bunun üzerine kuran aileler yok değil. ( üreme fabrikası)
Başlık parası, Türklerde yadırganmayan bir şey di. Boskır hayatı yaşadığından dolayı, yaşamlarında kas gücüne ihtiyacı olduğunda. Evden bir kız çocuğu çıktığında işgücü kaybı demekti, bu yüzden de damat tarafına bir işgücü kazandı anlamına geliyordu. Damat tarafı gelin ailesinin iş kaybını hafifletmek için, gelin ailesine buna karşılık para ya da ihtiyacı olan başka şeyi temin etmesi. İşin özü amacı tamamen budur.
Bugün anlaşıldığı anlamda, kesinlikle bir kadın satışı değildi.

Bugün bizim toplumumuzda evli bir kadın, üç çocuğu olmuş, ekonomik derdi olmayan bir genç kadın, kendi yetişmesini, evliliğini, eşinin kendisine ne gözle baktığını sorgulamaya kalsa, bunun sonucunda hayatına yeni bir yön vermek istese, bu nedenle de evinden ayrılsa, karşılaşacağı yargılar…
Ah. Bu sözlerin hiçbirisi, genç bir kadının ağzından işitilecek şeyler değil. Sen de bir ahlak duygusunun olması gerekmez mi? Ama sende bu da mı yok? Çocuk gibi düşünüyorsun. İçinde yaşadığın cemiyeti anlayamıyorsun. Sen hastasın. Ateşin var doğru düşünemiyorsun. Hem zannedersem, sen hemen hemen aklını kaçırıyorsun. Demek kocanı çocuklarını terk ediyorsun ha. O halde bunu yalnız bir şekilde yorumlamak mümkün. Artık beni sevmiyorsun…( bu tabiî ki yumuşatılmış iyi bir ayrılık- hayalimde olan desek)
Bir kadının kendini “nasıl bir kadın gördüğü” ya da “nasıl bir insan olmak istediği” çok önemlidir.
Önemli olan “onun nasıl bir kadın olması gerektiği” ya da “nasıl bir insan olması gerektiği”dir.
Böylece, bir kadının kişiliğinde “olan” la “olması gereken” ayrılmaktadır.
Bir kadının kadın olarak, insan olarak yetileri, istekleri beklentileri yerine “kendisini başkasının gözüyle görmeye çalışarak” olması istenen biçime girmesinin yarattığı bunalımlar yok mudur?
Çocukluğunda beri kapanmaya, içinde büzülmeye itilen, bunun doğru olduğuna inandırılan kız çocuğu, kendisinden beklenen evlenmek, iyi bir eş olmak, evinin kadını olmak, çocuklarına iyi anne olmak grevlerinde kendine güvenli midir?
Çocukluğundan beri kız çocuğunun, genç kızın, genç kadının hep bir erkeğin “zimmetinde olması” onun kişiliği üzerindeki sayısız baskı demek değimlidir?
Kendine güvenmeye alıştırılmamış, başkasına güvenmesi de korkularla engellenmiş kadının duyduğu “sürekli güvensizlik” davranışlarını olumsuz etkilemeyecek midir? Böylece ortaya “baskıcı toplumun güvensiz kadını” çıkmayacak mıdır?

Bir fıkrayla erkeklerin konumuna göz atalım,

Küçük çocuğun biri annesine sorar “Anne, ben neden okula gidiyorum?”
“Nasıl soru bu? Okula gidiyorsun, çünkü öğrenmek gerekiyor, bir meslek sahibi olman gerekiyor.”
“Neden meslek sahibi olacakmışım?”
“Para kazanman gerekiyor da ondan,”
“Neden para kazanmam gerekiyormuş?”
“İlerde evlenebilmek için.”
“ Peki anne, ben şimdi evlensem de okula gitmesem olmaz mı?”

Açıkgöz oğlan çocuğunun kısa yoldan amaca ulaşmak isteği, toplumların çocukların üzerindeki beklentilerini anlatırken gülümseten bir fıkra …
Evlilik ve aile kavramı son yılların en çok irdelenen konuların başında gelir.
Kentlerin güçleşen ekonomik koşullarının, küçülen evlerinin zorunlu kıldığı bir aile modeli: çekirdek aile, Anne – baba – çocuklar.
Artık büyükannelere, büyükbabalara evlerde yer bulmak güçleşiyor. Evlenen çocukların ailenin yanına yerleştiği, birkaç kuşağın birlikte yaşadığı geleneksel “büyük aile” parçalanıyor, küçülüyor. Çocuklar büyüyünce iş bulmak için başka yerlere gidiyor, orada evleniyor, kendi evlerini açıyorlar. Aile küçülüyor, çekirdek aile oluyor.
Evlenmek, bugün de önemli bir sorun. İki ayrı insanın birbirini benimsemek, birlikte yaşamaya alışmak, birbirine yardım etmek için evleniyor.
Birçok yörede gene evlenecek iki insanın evlenme kararını kendileri vermiyor, onların yerine büyükleri veriyor. (Evlenecek kadar büyümüş sayılanların bile evlilik kararı verecek kadar büyümemiş sayılmalarında ilginç bir çelişki var.)
Ama, nasıl evlenirse evlensin, “evlilik artık bir kurumdur.” Evlilik, evlenen iki insanı da çok aşan bir kurumdur. Görevleri, rolleri, beklentileri önceden belirlenmiş bir kurum. Kız – Erkek çocuk yıllar boyu bunlar, birbirleri için değil, kurum için yetiştirilmiş.
Kızın görevleri: artık çocuk değilsin, senin yerin evindir. İşin kocanın seveceği yemekleri yapmak, evini temiz tutmak, çocuk doğurmak, onları temiz, sağlıklı, iyi çocuklar olarak yetiştirmek, kocanın kazancını iyi kullanmak, böylece kocanı mutlu etmek…
Erkeğin görevleri: artık ailenin sorumluluğu senindir. ( Ne kadar ağır bir yük) çalışmak, gelirini arttırmak, sağda solda sürtmeden evine gitmeyi öğrenmek, karına iyi davranmak, ona gerekli giysiler almak, ara sıra gezdirmek, çocuklarını büyütmek, onların ailene, memleketine yararlı evlatlar olarak yetiştirmek.
Anasını, babasını, kardeşlerini, unutmamak, büyüklerini ziyaret etmek, onlara maddi yardımda bulunmak, karısının ailesine de saygıda kusur etmemek.
Evlilik kurumunun bu denli şematik olmadığını düşünebilirsiniz ama, toplumun evlilikle ilgili normlarında bu kalıpların yaşamadığını söyleyebilir miyiz?
Her toplum erkek-kadın birlikteliğine bir biçim bulmalıdır. Çünkü, insan türünün çoğalması için zorunlu bir olgu. Çocuklar doğacaktır ve insan türü yaşayacaktır. Bu biyolojik zorunluluk, bir toplum yapısına göre toplumsal bir biçimde gerçekleşecektir.
Aksi halde erkeğe ailesinin hakkını isteme hakkı veriyor, kadına ise aç değilim, açıkta değilim güvencesini, evli kadın statüsünü, “cebimde anahtarım, mektupta adresim rahatlığını vermiyor.”
Aileler, diğer ailelerin için de işte bizim gibi canım, eksiğini fazlasını sayacaksın, yürütüp gideceksin. Kimi zaman insanın içinde kabarıveren duygular “herkesin öyle olduğunu” düşünerek bastırıyor.
“Mutlu muyum ben? Mutlu oldum mu? Bilmem. Mutluyum da diyebilirim, mutsuzum da. Ama çevreme bakıyorum, herkes böyle. Hem mutluluk ne ki?

Evden işe, işten eve. Hayatınız bu.. başkalarının da öyle olduğunu bilmek insanı o an rahatlatır belki… ama içte yıkımlar, bezginlik ve depresyonlar başlamıştır.