Başbakan Recep Tayyip Erdoğan uzun dönemde kendisi için büyük bir siyasi baş ağrısı olacak türban meselesine daha fazla müdahil olmaktadır. Mesele üzerinde ne kadar çok ısrarcı olursa diğer siyasi partilerde o kadar çok fırsattan istifade ederek müdahale edeceklerdir. Anavatan Partisi (ANAP), Doğru Yol Partisi (DYP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) bunu yapmaya başlamışlardır. Erdoğan’ın Trabzon’da yaptığı konuşma Erdoğan’ın da daha önceki birçok başbakanın düştüğü tuzağa düşmekte olduğunun göstergesidir.
Erdoğan ülkenin birliği hakkında konuşuyordu ve daha önceki merkez sol ve merkez sağ hükümetleri iktidara geldikten sonra ABD’ye çok yakın çalışmakla suçluyordu. Erdoğan kesinlikle haklıydı ancak aynı zamanda kendi ile karşılaştırınca haksızdı da! Daha önceki başbakanların hiçbirinin ideolojik ve eğitim geçmişlerine bakıldığında bu kadar Amerikan karşıtı olmadığı göz önüne alındığında ideolojik açıdan Erdoğan ABD ile yakın işbirliği yapacak en son başbakan olmalıydı. Bu, sadece kendisi ve ideolojik olarak aynı fikirleri paylaştığı insanların inandığı ancak Türk halkının çoğunluğunun artık inanmadığı, siyasal fikirlerinin değişiminden önceydi. Adalet ve Kalkınma (AK) Partisi, Fazilet Partisinin yeni versiyonuna dönüşmektedir. Erdoğan için özellikle ülkenin başbakanı olarak değil de daha çok bir muhalefet lideri gibi konuştuğunda ciddi bir tehlike ortaya çıkar. Erdoğan’ın şu anda neden daha İslami bir lider olmaya doğru yöneldiği bir çok insanın sorduğu önemli bir sorudur. Cevap kesinlikle Erdoğan’ın psikolojisinde yatmaktadır.
Erdoğan kendisinin bütün siyasi kariyeri boyunca sadece siyasi davalar için mücadele ettiğine inanır ve şüphesiz Erdoğan’ın siyasi kariyeri hayranlık veren bir kariyerdir. Ancak, Erdoğan kendini ülkeyi yönetmeye değil, daha çok ideolojisi Erdoğan’ın partisinin köklerini oluşturan Necmettin Erbakan’ın veliahdı olarak siyasi bir partiyi yönetmeye hazırlamıştır. Erdoğan partide ikinci adam olmak bile istememiştir, Erdoğan’ın kişisel arzusu partiyi yönetmek ve kendisinin en tepeye çıkmasını istemeyen daha yaşlı olan ak saçlılardan kurtulmaktı. Erdoğan’ın etkileyici siyasi kariyeri Fazilet Partisinin 1997’de yasaklanması ile bağlantılıdır ve o zamandan beri hiç kimse bu genç adamı siyasi kariyerinin zirvesi olan siyasi liderlik ve başbakanlığa gittiği yolda durduramamıştır.
Erdoğan kendini, kendisi ve Türkiye’nin karşılaşmak zorunda kaldığı sorunlarla yüzleşmeye entelektüel olarak hazırlamamıştır ancak pragmatik ve çabuk öğrenen biri olarak Erdoğan kendisini İslami geçmişe sahip ancak aynı zamanda uluslararası alanda görünmeyi seven ve Türkiye’nin dünyasını ve değerlerini açmaya çalışan bir Türk siyasetçisi olarak göstermeyi başarmıştır. Erdoğan’ın İtalyan başbakanı Silvio Berlusconi ile olan yakın dostluğu siyasi destekçilerini rahatsız etmemiştir ve hatta Berlusconi’nin Erdoğan’ın oğlunun nikahında onur konuğu olması Türk basınında yer almıştır. Evet, hiçbir yabancı dil bilmemesine rağmen kendisine uluslararası dostluklar kurma imkanı veren vücut dilini kullanma konusunda da Erdoğan başarılıdır. Erdoğan, en son New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan ile yaptığı görüşmeden sonra gördüğümüz büyük hayal kırıklığına bağlı mutsuz yüz ifadesinde olduğu gibi siyasi müzakereler sonrası hariç kendini gülümsemek zorunda hisseder.
Aslında, Erdoğan’ın basın sözcüsü, ABD başkanlığının basın sözcülüğü sistemini taklit eden, Akif Beki’nin Erdoğan’a ilişkin biyografisi okuyucuya hangi durumlarda Erdoğan’dan hangi tip davranışları beklememiz gerektiğini gösterir. Görünen o ki, Erdoğan’ın yakın çevresinde herkes bu kitabı okumaktadır ve hiç kimse Erdoğan’a herhangi bir şey söyleyememektedir. Diğer bir tehlikeli gelişme Erdoğan’ın Meclise veya yüksek seviyeli memurlara toplantılarda hitap ederken de emredici bir tarzda konuşmasıdır. Erdoğan’ın sık kullandığı bir söz de “bu böyle bilinedir”, bu sözcük bir çok Türk’e Osmanlı Sultanlarının hükmeden tarzını hatırlatır, bu tarz Türkiye’nin demokrasi tarihinde iş başına gelen diğer başbakanların tarzından farklıdır. Diğer bir tehlikeli gelişme bu tarzın Erdoğan’da diktatörlük eğilimlerinin olduğu izlenimini vermesidir ve basında “diktatörlük eğilimi” sözüne son haftalarda daha sık rastlanmaktadır.
Erdoğan’ın Amerikan yanlısı tavrı doğal bir durumdur çünkü Erdoğan gerçek dünyanın siyasi dengelerini kavramıştır. Bunda yanlış bir şey yoktur. Ancak Erdoğan’ın Amerikan yanlısı olması geleneksel seçmenleri özellikle dini ve aşırı muhafazakar olanlar arasında bir tartışmaya neden olmuştur. Milliyet gazetesinde son yayınlanan incelemeye göre AK Parti seçmenlerinin % 80’inden fazlası Amerikan karşıtıdır. Amerika’nın Irak’a müdahalesinden bu yana Türkiye’de Amerikan karşıtlığının yükselmekte olduğu doğrudur ancak şu da unutulmamalıdır ki AK Parti hükümeti ABD politikalarına bağımlıdır ve ABD ile stratejik ilişkilerin ötesinde stratejik bir ortaklık arayışındadır.
Erdoğan’ın psikolojisi daha çok karşı karşıya gelme yönünde bir dönüşüm göstermektedir. Eğer düşüncelerini değiştirmez ve erken seçime giderse gelecek iki yıl aslında Erdoğan için çok zor olacaktır. Son üç yılda devlet kurumları ile karşı karşıya gelmesi Erdoğan’a pahalıya patlamıştır ve eğer cumhurbaşkanı olmak niyetindeyse baskı daha da fazla olacaktır. Bu durumda mecliste çoğunluğa sahip olmak Erdoğan ile ilgili olarak ulusal bir oybirliği olduğu gerçeğini yansıtmaz. Bu onun en zayıf halkasıdır ve siyasi olarak en hassas noktasıdır. Erdoğan bu siyasi koşullar altında cumhurbaşkanı olamayacağını çok iyi bilmektedir. Aslında, cumhurbaşkanlığı makamıyla ilgili bu ısrarı hem kendisi hem de ülke için tehlikeli bir siyasi manevradır. Ancak, nasıl hareket edeceği tamamen onun kararına kalmıştır. Fakat, siyasal bir çoğunluk olmadan kalbindeki istek ve arzu ne kadar güçlü olursa olsun cumhurbaşkanı olamaz. Erdoğan ne olmak istediği konusunda daha dikkatli düşünmelidir.
Erdoğan’ın psikolojisi kendine hastır. Erdoğan işini çok iyi yapmaktadır ve Türkiye’nin tarihi, jeopolitiği ve iktisadi kalkınması sayesinde küresel bir şahsiyete sahip olmuştur. Erdoğan hem içte hem de dışta kendine fazlasıyla güvenen bir tarzda hareket etmektedir. Herşey doğru ve düzgündür, ancak Erdoğan devlet gelenek ve kurumlarını daha çok liberalleştirmek yerine İslamlaştırma konusunda ne kadar çok ısrarcı olursa halkın güvenini o kadar çok kaybedecektir. Erdoğan başlangıçta Özal gibi bir görüntü vermek istemekteydi. Erdoğan bu yönde ifadelerde bulunsa da “ikinci Özal” değildir. Erdoğan hem iç hem de dış politikada bir fark yaratmıştır ancak bu fark uzlaşıdan çok tehlikeler içermektedir. Erdoğan’ın bunu daha geniş bir ulusal uzlaşıya çevirmek için daha zamanı vardır. Bu, bugün için sadece bir umuttur, siyasi bir gerçek değildir.