Bayramdan Gerçeğe

Her şey büyük bir hızla değişiyor ülkemizde.
Öyle bir hız ki bu, yüz yıllara dayanan tüm değerler alt üst oluyor, alt üst edilenler de kısa zamanda yeniden alt üst edilip akıllar bulandırılıyor. Ters yüzcüler her şeyi çıkarlarının zig zaglı dalgalanmalarına göre ayarlıyorlar. Dün ahlâksızlık denen bir eylem bugünün akıllılığı, dünün erdemli bir hareketiyse bugünün aptallığı olarak damgalanıyor. Yok edilenlerin yerine yeni ve kalıcı değerler değil, kişisel çıkarların oynaklığı altında bir sağa bir sola yalpalayan ve insani değerler içermeyen “hep bana” manzumesi geliyor.
Millet, yirmi dört saat durmaksızın hücum eden beyin yıkayıcılarının etkisiyle balıklı gölün oksijensiz sakinlerine döndü şimdiden. Tarihine ihanet eden, bilim adamı yaftalı paragözlerle yalancı yazarlar sardı çevremizi.
Ülkemize en aşağılık hakaretleri eden ülkelere koşmak; gazeteci, yazar, bilim ve iş adamı kılıklı figüranlarımızın ilk görevi sanki. Sekso-zıpırik teşhircilerin, televolik tiplerin, “Ya kardeşim, beğenmezsen başka kanala zapla !” diyerek değerleri törpüleyici her naneyi program yapıp sunan televizyoncuların, yalanı doğru gibi satan politikacıların bombardımanı altında halk. Düşünce yapımız bile değişti. Kendi sorunlarımıza o kadar yabancılaştık ki önümüze ne konursa onu görüyor, onu okuyor, onu gündem zannediyoruz. Kendi sorunlarımızı dile getirmek, onlar için mücadele etmek varken Seda’yla Nihat’ın, Hülya’yla sevgililerinin dertleriyle dertlenip, içlerinden birini tutup onun adına savaşıyoruz.
Türkçe’yi konuşmaktan aciz televizyoncuların, Türkçeleşmiş sözcükleri kullanmayı beceremeyip ahkâm kesmeye kalkan gazetecilerin esiriyiz artık. Hayret ifademiz bile “ya !” olmaktan çıkıp “vav !” oldu. Gençlerimiz ve yabancıların atıklarına bile hayranlık duyan toplumu etkileyici konumdaki bazı tipler; kullandıkları dilin evrenin bilinen en mantıklı, yazıldığı gibi okunan tek dili olduğundan habersiz bir cahillikle saçmalayıp duruyorlar.
Öğretmenlerin çoğu, geçim sıkıntısının başlarına sardığı ikinci işin yorgunluğuyla tamamlıyor mesaisini. Öğrencilerin eğitimleri eksik, bilgileri yamasız kalıyor. Türkiye’yi Turkey, sevgiyi sewgi, anneyi mom yazıyor, sonra da önemli bir iş yapmışça bakınıyorlar çevrelerine.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi birileri de Türkçe’yi katlederek konuşanlara destek için konuşma dili diye bir garabet icat etti. Örneğin “bakacağım” sözcüğünün “bakıciğım”, “koklayınız” sözcüğünün “kokliyınız” şeklinde telaffuz edildiğini duymaktasınız her gün. Hem de önemli dublajcıların sesinden….

Evinden kaçan erkek çocuklar “mafya”, kızlarsa “her iş” diyerek; izledikleri dizilerin bol paralı, havuzlu evlerinin hayali içinde acımasız birer katil, seks tacirlerinin dolar çığırtkanı oluyor daha buluğa ermeden.
Maddi imkânsızlıklar nedeniyle sokağa salınan çocuklar ya tinerci oluyor ya da pis bir işin bulaşığı.
Mesai saatinin bitiminden başlayarak ellerindeki sopaları tehdit olarak sallayarak yemek parası isteyenler kaplıyor yolları. Hırsızlık, gasp, cinayet, terör had safhada. Bunlara karşılık doruğa tırmanansa vurdumduymazlık.
İnsanların büyük bir kısmı kendisine yapılan kötülükleri kendi metotlarıyla def etme savaşında. Herkes kendisine özgü bir adalet anlayışı geliştirmiş durumda. Herkesin belinde silah, elinde son model cep telefonu.
Üç kuruş maaş alan adam, altındaki son model otonun içinde yelleniyor yüzsüzce…
Yazarlar, çizerler, konuşmacılar habire tükenmeyen değerlerimizden, gelmekte olan pırıl pırıl gençlikten bahsederek boyuyor gözlerimizi. Salaklık pirim yapıyor, ahlâksızlık kazandırıyor ahlâksızlara.
Kimse neler oluyor, durdurun bu saçmalıkları diyemiyor.
Çünkü nemalananlar çok, nemalananlar güçlü, nemalananlar baskın…

Bir sürü neden sayarak, bizleri çözüm yollarıyla oyalayanlar da biliyor ki tüm olumsuzlukların nedeni tek.
Tarih boyu her türlü kötülüğün, her türlü iyiliğin semboli olmuş bir olgu her şeyin nedeni. Ekonomi !
Ekonomi denince aklımıza düşen ilk şey; ellerimizle seçip başımıza taç yaptıklarımızın, bu kez kendi ellerini kullanarak bizleri mahkûm ettikleri yoksulluk, dayanması zor sıkıntılar, çile çile önümüze konan sorunlardır maalesef…
Aklına düşen başka şeyler de oluyor insanın.
Ülkesinden soğutulmak istendiğine dair bir şüphe örneğin…
Yaşlısı, genci “İmkân bulsam bir başka ülkeye giderim” diyor açıkça…

İşsizlik başını almış gidiyor. Bunu çıkarına en uygun kullanansa işveren takımı. Asgari ücretin yarısından da az maaş alanları duyuyoruz hepimiz. Sigortasız çalıştırılanların sayısı hızla artıyor. Kemal Derviş’in ünlü reel sektörü hâlâ yatırım yerine daha kolay para kazanacağı yolları kovalıyor.

İşe bakın; yoksulluk sınırı iki bin YTL civarı deniyor, “İyi bir gelecek vaadiyle” çalışırken parasına el konan emekliye bunun dörtte biri veriliyor. Açlık sınırı sekiz yüz lirayı aştı deniyor, asgari ücret açlık sınırının üçte biri.
Allah aşkına bu yapılanlar, ortaya konan bu garip mantık “Sürünün, geberip gidin” demenin diplomatçası değil mi?
Açlık sınırı çizilmiş altındasın, yoksulluk sınırı denmiş yine altında…

Yandaşlara gelince…
Onlar daima kârlı. Yandaşlığı meslek etmişler mutlu mutlu geçinip gidiyor şüphesiz.
İçinde bulunduğu sıkıntılar nedeniyle aynı durumdaki insanların hâlini paylaşanlar, ellerine üç kuruş geçince değişen psikolojileri nedeniyle anlayış değişikliğine uğruyor. Vatandaş kendisine dokunmayan bir zam yapılsa dahi basıyor feryadı. Sonra fırsat eline geçer geçmez nefesini bile zamlamadan salmıyor havaya…

Tüm bunlara rağmen; toplumsal ahlâkta çöküntü yok diyebilip beni buna inandıran bir sosyolog bulsam, sırtıma alıp gezdireceğim yollarda. Toplumsal ahlâkta başlayan çöküş, ülkelerin yok oluşundaki temel nedenlerden biridir. Hâlâ hiçbir tedbir almayan, hiçbir çare üretmeyen, algılamaktan yoksunlar varsa onlara tavsiyem; Roma, Osmanlı ve benzerlerinin tarih sayfalarından gümbürdeyip gidiş nedenlerini dikkatle incelemeleri…

Atılacak adımlar geciktikçe yaralar irinleşir, tedavi imkânsız hâle gelir.
O zaman ister istemez yalnız kendisini düşünmeye başlar insan.
İşte en büyük tehlike bu !
Adalet duygusunun kaybolmaya, şüpheyle karşılanmaya başlandığı nokta, dönüşü olmayan yola girildiğinin işaretidir.
Sayın bayanlar, baylar !
İşler o noktaya gelmeden acele edin biraz.
Gayret, ha gayret, acele edin biraz !

Bana gelince…
Kim mi oluyorum ben?
Vatanını seven, onun tüm sıkıntıları kolayca aşmasını isteyen biri.
Bir vatandaş, belki de milletin ta kendisi !…

Günay Tulun

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber

İlk Yayın Tarihi
4.1.2007