Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geçen hafta iktidara geldiğinden beri ilk kez eğer AB müzakere süreci, Türkiye’nin hava alan ve limanlarını Güney Kıbrıs uçak ve gemilerine açması konusundaki ısrar nedeniyle kesintiye uğrayacaksa o zaman bırakalım kesintiye uğrasın dedi. Bu, efsanevi İngiliz müzik grubu Beatles’ın bir şarkısı değildir daha çok hem içte hem de dışta daha büyük etkileri olacak siyasi bir şarkıdır. Erdoğan’ın sözleri birçokları tarafından hoş karşılanmıştır ancak bazıları bunu geç dolayısıyla daha az etkili bir açıklama olarak nitelendirmişlerdir.
Müzakereler Kıbrıs meselesi nedeniyle kesilmemelidir ve kesilmeyecektir çünkü siyasi ortam uygun olmadığı için hükümet ek protokolü sonbaharda meclise getirmeyecektir. Ancak geçen pazartesinden beri Türkler herşeyi farklı görmeye ve Kıbrıslı Rumlar ve işbirlikçilerinin yaptıkları Çin işkencesinden bıkmaya başlamışlardır. Evet Türkiye şu anda başka bir konuyu tartışmaktadır. Bu ne kadar daha bu şekilde devam edecek ve neden AB bu oyunun bir parçası? Erdoğan aslında bütün Türk ulusunun hislerine tercüman olmaktadır ancak muhalefet partileri hiç zaman kaybetmeden hükümeti o kadar şiddetli bir şekilde eleştirmeye başlamışlardır ki ülkedeki gerilimi azaltmak için başbakan bir şeyler söylemelidir. Türkler genelde AB’ye daha şüpheci bakmak yerine AB karşıtı olmaktadırlar ki bu iyiye işaret değildir.
Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac’ın Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barosso’ya bu tip davranışlarla Türkiye AB’ye katılamaz şeklindeki yanıtı klasik bir yanıttır ve hiç kimse artık bu tip beyanları ciddiye almamaktadır. Allah’a şükür Devlet Başkanı Chirac, AB’ye yeni üye olan Doğu Avrupa ülkelerine karşı bu ülkeler ABD’nin 2003’teki Irak müdahalesine destek verdiklerinde kullandığı “Çenenizi kapatın” şeklindeki söylemini Türkiye’ye yönelik olarak kullanmamıştır.
AB birçok alanda inandırıcılığını yitirmektedir ve bu da iyi bir haber değildir. Örneğin: Türkiye’nin gelecekte birçok zorluk yaşayacağı siyasi sığınma, göç ve tarım politikaları gibi müzakere başlıkları olacaktır. Sorun AB’nin verdiği sözleri tutmamasıdır. Sadece Kıbrıs meselesinde değil bir çok alanda sözlerini tutmamaktadır. Bu da AB’nin müzakere etmediği daha çok Türkiye ile bir top gibi oynadığı izlenimini vermektedir. Bu da diğer bir kötü işarettir.
Eğer AB müzakereleri bu yıl bitmeden keserse neler olabileceğine biraz değinelim.
İlk olarak, Türkiye’de genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak. Bu tip bir adım atmak AB için bir hata olur. Hali hazırda güçlü olan AB karşıtı güçler kesinlikle bir zafer kazanacaktır ve müzakereler ilerleyemeyecektir. Eğer bu bir AB politikası ise o zaman iyi, hiçbir şey yapılamaz.
İkinci olarak, önemli siyasi sorunlarla karşı karşıya olan birçok ülke ve birçok diğer aday ülke vardır. AB’nin Kıbrıs politikası, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın dediği gibi yanlıştır. AB hiçbir zaman Kıbrıs politikasının yanlış olduğunu kabul etmeyecektir fakat bu politikanın yanlış olduğu gerçeğini değiştiremez. Şu anda sorun gerçekten karmaşıktır ve AB kendi politikalarının esiri olmuştur. Rum tarafı şu anda kendini muzaffer görmektedir fakat aslında bu, Türkiye ve Türkiye’deki milliyetçi güçler için iyidir. Eski Dışişleri Bakanı Kamran İnan’ın dediği gibi Rum politikası ile Kıbrıs sorunu ebediyen çözülemez. Türkler askerlerini geri çekemezler ve Kıbrıs’ta Türkiye ile savaşabilecek bir Avrupa ordusu yoktur. AB’nin politikası şunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır: iki devlet vardır ve Türkler AB olmadan da varlıklarını sürdürebilirler. AB eğer müzakereleri kesme konusunda kararlıysa bunu Türkler hoş karşılayacaktır.
Üçüncü olarak, AB uluslararası alanda iyi bir izlenim bırakmamaktadır, birçok ülke AB’nin Türkiye’ye yönelik kriz yönetimini çocukça bulmaktadır. Eğer AB politikası birçok AB siyasetçisinin dediği gibi Türkiye’yi dışlamak amacındaysa ve ülkeyi hazmedemeyecekse o zaman iyi. Türkiye büyümektedir ve 10 yıl içinde ülkede 10 milyon insan daha olacaktır. Demografiye AB politikaları bir şey yapamaz. “Küçük güzeldir” kavramı Türkiye’ye uygulanamaz. Türkiye ekstra-ekstra geniş bir ülkedir ve öyle kalacaktır. Eğer bu, müzakerelerin kesilmesinin asıl nedeniyse o zaman öyle olsun.
Dördüncü olarak, ABD’nin AB’nin Türkiye’ye yönelik politikalarına yönelik eleştirisi ciddiye alınmalıdır. Avrupa, Türkiye’nin AB kurumlarına katılması için yollar mı arayacak yoksa engeller mi koyacak? Herhangi bir üye tarafından Türkiye’ye karşı kullanılabilecek daha 86 veto hakkı daha vardır. Gelecek 10 yılda Türkiye’ye karşı veto savaşları ile mi karşı karşıya kalacağız? Türkiye bununla daha fazla uğraşmak istememektedir. AB bir şeyi anlamalıdır: Türkiye’nin çağdaşlaşması bir zorunluluktur ama bu şekilde değil. Ancak hala Türkiye yanlısı olan bazı AB ülkeleri vardır ve bu, Türkiye için iyi bir işarettir. Sorun, eğer Türkiye reformlar konusunda heyecanını kaybederse bu, ilk olarak Türkiye’nin sorunu olur ancak uzun dönemde AB bölgesel ve küresel etkisini yitirecektir. Tabi ki Türkiye AB ülkeleri ile olan ikili ilişkilerini devam ettirecektir fakat AB Türkiye konusunda başarısız olmuştur ve bu, AB’yi küresel değerleri konusunda sorulara açık hale getirmektedir. Bu, Avrupa’nın geleceği için kötü bir politikadır.
Başbakan Erdoğan’a geri dönecek olursak; Erdoğan gerçeklerden dolayı hayal kırıklığına uğramamıştır fakat Erdoğan AB’nin bu şekilde davranmasından dolayı şaşırmıştır. Erdoğan daha ne istediklerini merak etmektedir. Erdoğan büyük olasılıkla: “Bütün siyasi sahneyi değiştirdim ve bu, hala AB’ye yeterli gelmiyor” demektedir. Büyük olasılıkla Erdoğan da AB ile yaklaşık iki yıl siyasi diyalogu kesen eski Başbakan Mesut Yılmaz gibi olacaktır. Sorun AKP koalisyon ortağı olarak da olsa iktidarda kalırsa 1999’da olduğu gibi siyasi diyalogu yeniden başlatacak eski Başbakan Bülent Ecevit gibi bir siyasi liderin olmayacak olmasıdır. Barosso ve AB’nin diğer ileri gelenleri, Günter Verheugen ve Javier Solana gibi eski AB siyasileri ile sorunlu süreci başlatmanın ne anlama geldiğini konuşmalıdırlar. Bu süreç hala devam etmektedir ve kesintiye uğramamıştır fakat bu sefer onarmak çok daha zor olacaktır.
Son olarak, Erdoğan birçok Türk’ün beklentilerine uygun hareket etmektedir. Ağırbaşlı ve emin bir duruşu vardır, aynı zamanda kapıyı eğer AB, politikasının yanlışlığının farkına varırsa diye açık tutmaktadır. Bu, AB ile bağları kesmek değildir daha çok güçlü bir hatırlatıcıdır. Ekimdeki rapor her iki tarafın ne kadar ilerlediğini gösterecektir. Fakat Türkler gencinden yaşlısına AB politikalarından memnun değildir. Ne kötü ki önemli karalar alma konusunda büyük bir eksiklik vardır. Geçen ekim ayı ümit vericiydi fakat bu ekim ayı yıkıcı olabilir tabi ki her iki taraf için de.