Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül İran’ı Batı tarafından önerilen önemli fırsatı kaçırmaması konusunda uyardı ve Batının önerisini ayrıntılarıyla incelemesi önerisinde bulundu.
İranlı mevkidaşı Manouchehr Mottaki’nin, bu öneriyi ciddiye alıp almadığı ayrı bir konudur. Ancak kesin olan bir şey var ki İran, Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanını dinlememektedir ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurmayacaktır. Gül, Ankara’daki bir basın konferansında Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’e bu öneriyi yapmadan sadece bir gün önce İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) Türkiye doğumlu Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’na İran’ın hiçbir zaman kendi nükleer programını geliştirme hakkından feragat etmeyeceğini söyledi.
Anlaşılır bir şekilde Batı ne önerirse önersin İran geri adım atamaz ve atmayacaktır. Türkiye’nin, İran’ı bu önerileri kabul etmesi konusunda ikna etmesi beklenmemelidir. Ancak bu, Türkiye’nin, İranlıları uyarma konusundaki iyi niyetine engel olmamaktadır. Fakat İran Türkiye’ye ilgi göstermemektedir ve Tahran da Batı gibi Türkiye’yi siyasi bir platform olarak kullanmaktadır. Anlaşmazlığın doğası ve durum farklı olduğu için Türkiye’nin köprü olma rolü bu olaya uygun değildir.
Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında Alman dışişleri bakanı, İran’ın nükleer anlaşmazlığı Müslüman-Hıristiyan anlaşmazlığı olarak sunmaya çalıştığını; Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasının hayati önemde olduğunu ve eğer Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti açık bir şekilde Batının yanında yer alırsa İran’ın propagandasının başarısızlığa uğrayacağını söylemiştir. Sorun şu ki: Türkiye tam anlamıyla bu propagandanın bir parçası olmalı mıdır? İranlılar bunun Batının propagandası olduğunu söylemektedirler ve son altı haftada Türkiye’deki birçok İranlı görevli Türk kamuoyuna bunun böyle olduğunu söylemiştir. Türk topraklarında propaganda savaşları!
Alman dergisi Der Spiegel’e geçen hafta verdiği röportajda Ahmedinejad çok açık bir şekilde İran’ın geri adım atma konusunda fazla niyetli olmadığını söylemiş ve AB ülkelerini Orta Doğu’daki saygınlık ve rollerine zarar verdikleri konusunda uyarmıştır bunun nedeni olarak da ABD ile işbirliği yapmalarını göstermiştir. Ona göre, hem ABD hem de AB İran’a karşı kabul edilemez tarzda saldırgan bir duruş benimsemiştir. Ahmedinejad Orta Doğu’daki hiçbir ülkenin Türkiye de dahil İran’dan korkmadığını da eklemiştir. Bu doğrudur çünkü Türkiye henüz bu yönde herhangi bir resmi açıklama yapmamıştır. Türkiye’nin pozisyonu en azından şimdilik Batının yanında yer alma yönündedir, bu da İran’ı memnun etmemektedir.
O zaman Gül ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile yaptığı telefon görüşmelerinde ne konuşmaktadır? Hatta Gül Rusya dışişleri bakanını, görüşmeleri sırasında yalnız bırakmıştır ki böylece Türkiye ABD’nin ne yapacağı konusunda bilgilendirilsin. Benzer tipte telefon görüşmelerini Mart 2003’teki Irak müdahalesinin öncesinden de hatırlayabiliriz. Aynı şeyin İran’ın da başına gelip gelmeyeceği cevaplanmamış bir sorudur ancak bu sefer oyun daha ciddidir. Altı dışişleri bakanı geçen hafta Viyana’da bir araya geldiklerinde Çin ve Rusya ilk kez bu mesele üzerinde anlaşmaya dahil oldu ve hepsi birlikte Tahran’ı uranyum zenginleştirmeyi durdurma konusunda teşvik edecek bir öneri paketi sundular. Ancak Türkiye’nin İran’ı öneriyi kabul etmesi konusunda ikna etmesi gerektiği yönündeki öneri gerçekçi değildir.
Türkiye’nin pozisyonu bu sefer o kadar güçlü değildir. Şu görülmektedir ki İran maalesef Türkiye’yi ciddiye almamaktadır çünkü Ankara’yı Batının ajanı olarak görmektedir, benzer tipte bir propaganda İran’a karşı yayılmaktadır. İran’ın algılaması bir noktaya kadar doğrudur. Aslında Türkiye, Batı politikalarının ayrılmaz bir parçasıdır ve İran’ın İsrail’in varolma hakkını tanımamasını kabul edemez. İsrail dışişleri bakanı ile Ankara’da yapılan görüşmelerde bu meselede İran’a katılınmadığı konusunda kendisine garanti verildi. Gerçek şu ki Türkiye resmi olarak İran’a katılmayacaktır ve bu da İran’ı hayal kırıklığına uğratan diğer bir nedendir.
Ahmedinejad, hala Türkiye’yi ziyaret etmemiştir ve görülebilir bir gelecekte bir ziyaret planı da yoktur. Neden Türkiye’ye davet edilmemektedir? Bunun nedeni program sorunu mudur yoksa ABD ve AB’nin olası tepkileri midir? Teoride Türkiye ve İran’ın iyi komşuluk ilişkileri vardır ancak pratikte her iki tarafın da ülke liderlerini davet etme konusunda cesaretleri yoktur. Ancak her ikisi de İKÖ üyesidir.
Şu yadsınamaz ki İran kendi yolunda ilerleme konusunda kararlıdır ve Batı, Türkiye’nin İran’ı etkilemesini beklememelidir. Bu gerçekçi değildir. Alman Şansölyesi Angela Merkel her iki tarafı da sağ duyuya davet etmiş ve İran’a Birleşmiş Milletler önerisini kabul etmeye çağırmıştır. İran bunu yapmayacaktır.
Ancak farklı bir açıdan bakmak ve İran’ın aynı zamanda Irak ve Afganistan’ın komşusu olduğu gerçeğini görmek ve kabul etmek ve oralarda ne olduğunu düşünmek gerekir.
Uluslararası diplomasi ve uluslararası hukuk bu meseleyi çözememiştir. Bu artık daha fazla rasyonel değildir. Yukarıda bahsedilen röportajda Ahmedinejad bütün dünyaya meydan okumuştur. Walter-Steinmeier’in doğru bir şekilde ifade ettiği gibi bu, bir Müslüman-Hıristiyan anlaşmazlığı haline dönüşmektedir. İslam İran’ın en güçlü argümanı ve silahıdır ve görünen o ki Batı çaresizdir. İran şu anda küresel siyasetin merkezindedir ve bu şekilde devam etmek İran rejimi için kolay olmayacaktır. Bir gün bir çatışma olabilir ve İran büyük olasılıkla kaybeden taraf olur.
İran diplomasisi zamana oynamaktadır ve aslında cumhurbaşkanının yaptığı bu tip sert açıklamalarla dünyayı daha az güvenli bir yer yapmaktadır. Bu ortamda bir komşu olarak Türkiye gelecekte olabileceklerden korkmalıdır. Bu tip anlaşmazlıkların nelere neden olabileceği konusunda yeterince tarihsel örneğe sahibiz. İran en azından Çin’in korumasında olan bir Kuzey Kore olmadığının farkına varmalıdır. İslam dünyası da İran’ın politikalarından endişe duymaktadır.
Aslında İran kendini İslam dünyasından yabancılaştırmaktadır. Bu bütün taraflar için endişe verici bir durumdur. Türkiye’nin iyi niyeti olası yangını söndürmek için yeterli değildir. Bir şey açık ki o da bu zıtlaşma politikasının hem bölge hem de dünya için sağlıklı olmadığıdır. Dünya politikasında yeni bir tartışma yaratmak ve olayların merkezinde olmak İran’a iyi görünebilir fakat aynı zamanda tehlikelidir de. Bir çarpışma olmayacağına inanmak saflık olur. Soru şu ki ne zaman ve nasıl olacak? Allah bilir.