Bir Affın Hikâyesi

Paylaş

Suç, insanlık târihi kadar eski bir olgudur. Bu târih, semâvî dinlerde zâten bir suçla başlamıştır. Suçun olduğu yerde, cezâ da her zaman var olacaktır. Suçun cezâsız kaldığı veya affedildiği görülse bile… Semâvî dinlerde öngörülen cehennem kavramı, zâten su-ça karşılık olan cezânın çekileceği mekân değil midir?

Ülkenin şu günlerdeki ciddî bir konusunu da Meclis’teki “Af Yasası” oluşturuyor. Bu bize, Edirne’de yaşanmış ve sonuçlarıyla günümüze kadar gelmiş, gerçekten ilgi çekici bir olayı hatırlatmıştır.

Deccal ve Mehdî… Bunlar üç semavî dinin akîdeleri arasında yeri bulunan, gene semâvî (göksel-tanrısal) varlıklardır. Kıyâme-te yakın bir zamanda, önce kötü huylu Deccal, bundan bir süre sonra iyi huylu Mehdî yer yüzüne ineceklerdir. Dünyâda meydanı boş bulan Deccal, insanlığa bazı kötülükler yapacak, zararlar verecektir. Ne var ki, arkadan yetişen Mehdî, Deccal’ı öldürüp ortadan kaldı-racak, insanlığı ondan kurtaracaktır. Buraya küçük bir de açıklama sıkıştıralım. Şöyle ki: Mehdî’nin dünyâya ineceği târih olarak, Muse-vîler 1648, İsevîler ise 1666 yıllarını kabûl etmişlerdir. İslâm târih vermemekte, fakat bu hususta bâzı karîneler göstermektedir.

Mehdî böyle iyi bir varlık olunca, zaman-zaman bâzı kişiler çıkmış ve kendilerinin öngörülen Mehdî olduklarını, Tanrı katından indiklerini söyleyebilmişlerdir. Mehdî’yim diyerek ortaya çıkanların en bilineni, İzmirli bir haham olan Sabatay Sevi’dir. Sabatay, tam da zamânını beklemiş ve 1648 yılı içinde Mehdî’liğini îlân ve iddia etmiştir. Bundan sonra; İzmir, İstanbul, Selânik ve Atina dörtgeninde yoğun eylemler yürüten Sabatay, ayrıca Kudüs ve Mısır’da da görülmüştür. Kendisine inanmış bir kitleyi arkasına topladığı sırada, Os-manlı durumu ancak farketmiştir. Sadrazam Köprülü Fâzıl Ahmet Paşa, Sabatay’ı 1666’da yakalatıp İstanbul’a getirtmiş, zindana attır-tmıştır. Bir ara bugün Bulgaristan’da kalan Aydos’a sürülen Sabatay, sonunda Edirne’ye getirilip Bura’da kurulan mahkemede, o zaman Pâdişah olan ve Edirne’de yaşayan Avcı Mehmet’in (kafes arkasından) huzûrunda yargılanmıştır.

Edirne’deki duruşma, Tunca kıyısındaki Yeni Saray’da yapılmış, duruşmayı bir kafes arkasından IV. (Avcı) Mehmet de büyük bir dikkatle izlemiştir. Hattâ bununla da kalmayıp, davayı yönlendiren irâdî çıkışlarda da bulunmuştur. Sabatay, duruşmada, Mehdî’li-ğinin kendince ileri sürülmüş olmadığını, bunu ona hahamları olduğu Musevî cemaatinin uygun görüp-yakıştırdığını ifâde etmiştir. Et-miştir de, kendisine elbette inanılmayacaktır. Ayrıntılarına girmeyeceğimiz duruşma sırasında, Sabatay’a Pâdişah’ın bir önerisi iletile-cektir. Bu dolaylı bir af önerisi olup, Sabatay’a sunulan bir barış ve kurtuluş seçeneğidir. Suçunun bedeli olarak, göreceği işkence ve vereceği kellesine karşılık, ondan İslâm’a girmesi istenmektedir. Beklenmedik bu öneri Sabatay’ı sarsmıştır ve tamâmen zor bir duru-ma düşürmüştür. Diğer tarafta, önce bir Mûsevî iken kendi serbest irâdesiyle Müslüman olan Hayatîzâde diye bir kişi, duruşmanın ter-cümanlığını yapmaktadır. Tercüman, bir yandan da Sabatay’a telkinlerde bulunmaktadır. Ölümle burun-buruna kalan Sabatay, belki telkinlerin de etkisiyle orada İslâm’ı seçtiğini bildirecektir. Gene orada, alelacele ezberletilen kelime-i şahâdeti geveleyip, duruşmayı bir bakıma kendisi bitirecektir. Sabatay Sevi, bundan sonraki hayâtına İslâm dininde ve Aziz Mehmet Efendi adıyla devâm edecektir. Hak-kında yürütülen iddialara îtibar edilirse, Sabatay, aslında İslâm ve Musevî sentezi apayrı bir din kurmuştur.

Sabatay’ın İslâm’a girişi, büyük çoğunluğu Selânik’te yaşayan müritlerini allak-bullak etmiştir. Müritler şimdi ne yapacaklar -dır? Acaba, Mûsevî mi kalmalıdırlar? Yoksa müritleri oldukları Sabatay’ın, her şeye rağmen ve sonuna kadar arkasından mı gitmelidir-ler? Eski inançlarında direnip orada kalanların yanında, özellikle Selânik Musevîlerinden büyük bir cemaatin, Sabatay’la birlikte davra-nıp İslâma girdiklerini bilmekteyiz. İşte bu yeni cemaate, başka Müslümanlar tarafından; Sabataycı, Sabatayist, Dönmeler veyâ Selânik Dönmeleri gibi isimler verilmiştir. Bu dördü içinden en kullanışlısı kısaca Dönmeler olmuştur. Kendilerinden sık-sık söz edilmese de, bu gün halâ böyle anılmaktadırlar.

Hani bir söz vardır: Ne Îsâ’ya, ne Mûsâ’ya…diye. Bu söz, sanki Dönmeler için söylenmiştir. Yeni cemaat, sözün tam anlamıy-la böyle bir durumda kalmıştır! Olayın tâ başından beri, ne eski cemaatleri Mûsevîlerin ve ne de yeni cemaatleri Müslümanların gözün- de, iyi görülmemişler ve kabûl bulmamışlardır. Yâni… İki arada bir derede kalmışlardır! Bundan dolayı da kimliklerinden âdetâ kaçmış-lardır. Suçluluk duygusuyla dâimâ kendilerini saklamışlardır. Buna paralel olarak, toplumumuzda da olur-olmaz zamanda Dönmelerin aleyhlerinde bulunulmamaktadır. İsimlerini açık etmemek gelenekleşmiştir. Bu, onların kendilerini saklamak ihtiyaçlarına gösterilen bir saygı veyâ yardımdır! Dönmelerden bir kısmı şimdilerde Türkiye dışında olabilirler, ama Ülkemizde yaşayan, iş hayâtında ve özellikle basın sektörün de sivrilen önemli bir cemaatleri bilinmektedir. Gelenek uyarınca, biz de bildiğimiz ünlü isimleri yazmıyoruz. Ancak… Şunu da ekliyoruz: O isimlerden bâzılarını öğrendiğinde kişi küçük dilini yutulacak kadar şaşıracaktır! Kurtuluş savaşı sıralarında, Dön-melerden öyleleri çıkmışlardır ki, o günlerin sembolleri olarak târihimize geçmişlerdir! Gösterdikleri vatanseverlik ve kahramanlık, işte
o derecede önemi hâiz olup, işte o derecede büyüktür! Dışlanmış ve itilmiş bir toplum oldukları cihetle de o kadar şaşırtıcıdır. Sözün gelişi, içlerinden biri olan eski ve çok ünlü bir diplomatımızın tutum ve davranışlarına bakılacak olursa, ona sâdece Atatürkçü veyâ mil-liyetçi demek yeterli olmayacaktır. Olmayacaktır, çünkü o bundan daha fazlasıdır, çünkü o tam bir faşisttir! Evet, Dönme bir Türk fa-şisti!.. Bütün bunların yanında, bizdeki sağcı ve özellikle de İslâmcı çevreler, bu topluma her zaman için kuşkuyla bakmışlardır. Onları baştan beri samimî bulmamışlardır. Sabataycı Selânik Dönmeleri, bu gibi çevrelerde ancak ve yalnız sahtekârdırlar. Ülke için potansi-yel bir zarar unsurudurlar. Kim bilir? Acaba böyle midir? Başkaları ne düşünürlerse düşünsünler ve ne derlerse desinler, Ülkemiz için bir şeyler vermiş ve bir şeyler yapmış olanları biz burada hayırla anmaktayız.

Budur ol hikâyet, ol mâlûm dâvâ!