Din, Mezhep, Tarikatlar…

Paylaş

Yer yüzünde hiç bir toplum yoktur ki, felsefî bir inanç sistemine dâhil ve bağlı olmasın. Din… Bu kavramı, bütün bir insanlığın ka-bûl edip-benimseyebileceği bir kalıba dökmek, aslâ mümkün değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır. Değildir çünkü… Her inanç toplumu, ancak kendi inancını doğru görüp doğru bilmekte, bunun dışındakileriyse bâtıl, yâni geçersiz, yâni hükümsüz saymaktadır. Hâl böyle olun-ca, dinler arasında görülen gizli-açık çatışma ve rekâbet de kaçınılmaz olacaktır. Bu, dinler arasında böyle olduğu kadar, aynı dinin mezhep ve târîkatları arasında da derece-derece böyle olmuştur. Son günlerde, Ülke gündeminin baş sırasına oturan Hizbullah (Allahın Partisi) ola-yı, bunun en çarpıcı bir örneğidir.

Din, insan için her zaman var olmuş ise de, en çok da onun başı dara düştüğü zaman lâzım olmuştur! Bir de kişinin eğitim düze-yiyle din duygusu arasındaki münâsebet dikkat çekicidir. Kısaca… İnsanoğlu, rahat ve refaha kavuştuğunda, belki farkında bile olmadan dine uzak düşmüştür. Dünyânın refah ülkelerinden Almanya’da, yakınlarda yapılan örnekleme yollu bir ankete göre, din ve hattâ Tanrıya inanmayanların orantısı yüzde kırküç gibi çok yüksek bir rakama varmaktadır. Dinle eğitim ilişkisine örnek olarak da, İngiltere’de yapılan benzer anketi hatırlamaktayız. Yüksek eğitimli kişiler arasındaki bu anketin sonuçlarına göre, inanmayanların yüzdesi yetmişin üstündedir!

Özel mülkiyet tanımayan, bu yüzden de mal-mülk ve üretim araçlarını kamulaştırmayı öngören Komünizm veyâ geniş anlamıyla Sosyalizm’in ideolojisinde de, din gibi mistik duygulara yer verilmemektedir. İnançsızların bütün dünyâdaki oranıysa yüzde onikidir.

Üç ilâhî din dışında kalan bugünün belli-başlı inanç sistemlerini şöyle sayabiliriz: Budizm, Hinduizm, Konfüçyanizm, Şintoizm ile Taoizm. Bu izm’lerin hepsi de Asya’da egemendirler. Mensuplarının sayıları ikimilyardan fazladır. Budizm’in Hanayana ve Mahayana diye iki mezhebi vardır. Hinduizm pek çok mezheplere bölünmüştür. Konfüçyanizm’de mezhep görülmez. Fakat gariplik şuradadır ki, bu inançtaki bir kişi ayrıca Budist,Taoist veya Hıristiyan da olabilmektedir! Taoizm’le Şintoizm’de dahî durum aynen böyledir.

İlâhî dinlerin sıra olarak birincisi Mûsevîlik üç mezheplidir. İkinci sırada olup yer yüzünün en kalabalık ve en yaygın inanç toplulu-ğu olan Hıristiyanlık, üç ana mezhebe bölünmekle birlikte daha küçük çapta bölgesel mezhepleri de vardır. Sıra İslâm’a gelince bu sayı ka-bûle bağlıdır! Bir sünnî olarak buna dört dersek, diğer üçünü inkâr etmiş oluruz. Oysa; Alevîlik de, Şiîlik de, Vehhâbîlik de birer gerçektirler. Yâni onlar da vardırlar. İslâm, bundan başka hayli sayıda târîkatlara bölünmüştür. İslâm’ın iç çatışmalarında, bölünüp-parçalanmanın rolü olduğundan hiç kuşku yoktur. Henüz Kurucu’sunun ölümü arkasından, Halîfelik makamı uğrunda verilen mücâdeleler her hâlde başlangıç noktası olmuşlardır. Bölünmenin ilk şiddet olayı ise Kerbelâ’da yaşanmıştır. Kesin bölünmenin de Kerbelâ da başladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bölünüp parçalanmanın sonuçları eh keskin biçimde hâlen de sürmektedir.

Bundan sonra, kısa olarak Hasan Sabbah (Hasan bin es-Sabbah) denilen kişi akla gelir. Sabbah, İslâm’ın Şiî mezhebi kollarından İsmâiliye’den ayrılan Bâtınîler’in ünü kötü lideridir. Öyle bir lider ki, târihin en büyük teröristlerinden biri kuşkusuz ki odur. Sabbah’ın, en az Kendisi kadar ünlü Îranlı Şâir Ömer Hayyam’ın okul arkadaşı olduğu sanılır. Son derecede zekî ve kurnaz olduğu bilinir. Îran’da, önce Ala-mut kalesi sonra da diğer bâzı kaleleri ele geçirerek, buralarda beyinlerini yıkayıp-şartlandırdığı, ayrıca uyuşturucu içirip-yönlendirdiği fedâi-müritlerini İslâm dünyasına yaymış, bu suretle de her istediği kişiye ulaşıp, onu öldürtebilecek kadar ileri gitmiştir. Dehşet sembolü bu ada-mın en ünlü kurbanı, Selçuklu veziri Nizâm ül Mülk’tür. Hasan Sabbah’ı ortadan kaldırabilmek için İran Selçukluları’nın bütün çabaları boşa gitmişken, daha sonra Bağdat’ı da yerle bir edecek Cengiz Han torunu Hulâgu çıkagelmiştir. Asya ortalarından Türkler’in Gök-Tanrısına ina-narak gelen Hulâgu, acımasız Sabbah’a acımamış Alamut ve diğer kaleleri ele geçirerek, onu (Fedâiyun, Haşhâşîyun veya Haşişîyun da de-nilen müritleriyle birlikte) ortadan kaldırmıştır. Fedâiyun’un Sûriye dolaylarındaki artıklarıysa, bir Kıpçak(Tatar)Türkü olan ve Mısır’daki Kö-lemenler’in hükümdarı Baybars eliyle yok edilerek, bu belâya tamâmen son verilecektir.

İslâm’ın tanınmış târîkatlarından biri, harflerden bir takım hükümler çıkaran Hurûfîler’dir. Akîdeleriyle Sünnîlere ters düşen Hurûfî-ler, buna rağmen toplumda kabûl bulmuş ve yayılmışlar, hattâ Fâtih zamanında saraya bile girebilmişlerdir. Ama zamanın şeyhülislâmı Fah rettin Acemî Efendi, ne yapıp-edecek ve Hurûfîler’i Fatih’in gözünden düşürerek saraydan uzaklaştıracaktır. Bununla da kalmayıp, Hurûfî-ler’in (hem de yakılarak) îdam edilmelerine fetvâ verecektir. Îdam, 1453 yılı îtibarıyla Edirne Namazgâh Ovasında (Sarayiçi’yle Acıçeşme arasındaki düzlük) infaz edilmiştir. Îdamın ateşini bizzat kendisi üflerken, Acemî’nin sakalının tutuştuğuna ilişkin, ilginç bir söylenti bugüne kadar gelmiştir. İslâm inancında Allaha mahsus bir cezâ diye kabûl edilen yakmanın, dünyâ hayatında uygulanmış olması, bu olaydan son-ra toplumsal rahatsızlıklara da sebep olacaktır.

Edirne, başka bir dinî ölüm cezâsına daha sahne olmuştur. Aslen Îranlı olarak İstanbul’da yaşamakta olan Mehmet Lârî diye bir kişi, Allaha karşı fikirleriyle öne çıkmıştır. Bu tavır isyan olmayıp, Allahı tümüyle inkâr ederek böyle bir kavramın olmadığı mahiyetindedir. Avcı Mehmet’in saltanatı sırasında Edirne fiilen başkent olduğu cihetle, Lârî de Bura’da yargılanıp 1665’te gene Bura’da îdam edilmiştir. E-dirne’de kendi adına bir câmisi bulunan, Fâtih’in özel hekimi Abdülhamit Lârî Çelebi bu kişinin Îran’dan hemşehrisi olmaktadır.

İnsanlığın, dünyâ dışındaki gezegenlere ayak bastığı ve hattâ uzaklıkları ışık yıllarıyla hesaplanan diğerlerine araç gönderebildiği çağımızda dahi, yeni-yeni mezhep veya daha küçük bölünmeleri görebilmekteyiz. Ülkemizde, cemaat adıyla örgütlenen dinî topluluklar bu-nun en yakınımızdaki örnekleridirler. Bu türden bölünmelere bir de ABD’nin Hıristiyan dünyasında rastlamaktayız. Tam bir sapıklıkla izah edebileceğimiz bir takım saçma-sapan mezhepler, dünyânın ulaşabildiği uygarlık ve teknolojinin en büyük temsilcisinde bile gündemdeki yerlerini koruyabilmektedirler. Bu, ne büyük bir çelişkidir!