Filistler, Yahudiler…

Paylaş

Konusu hâlen dünyâyı işgâl eden Afgan savaşıyla buna bağlı olayların, temel değilse bile başlıca sebebi olarak Filistin-İsrâil i-lişkileri görülmektedir. Bugün, güncel bu konuyu yazmak istiyoruz. Ortadoğu’nun yorgun topraklarında birlikte yaşamaya mahkûm Fi-listler ve Yahûdîleri, uzun târihlerinden alıp Ülke’leriyle birlikte günümüze getireceğiz.

Şimdi İsrâil devletinin de arsası olan küçük Filistin ülkesi, dünyânın en eski yaşam alanlarından biridir. Şimdiki adını, MÖ XII. yy’da buraya göçen ve aslen Giritli oldukları sanılan Filistlerden almıştır. Ülke’nin eski ve başka bir adı olan Kenan ise İbranca’dan gel-mektedir. Filistin’de yaşayan en eski insanın, bulunan kafatası üzerinde yapılan ölçümlerden, Sâmi [Arap] ırkından [Tevrata göre Ama-likalar] olduğu anlaşılmıştır. Ülke’yi anlatan en eski târih kayıtlarında, Mısırlılar’ın Bura’ya Retenu ilk halkına Tuntiu dedikleri görülmüş-tür. Ülke adı, Lotanu (Rotanu) biçimiyle Tevrat’a girmiştir. Diğer yandan, Ülke’de daha yakın zamanda yaşayan ikinci etnik öbek ise, Karru adıyla bilinenlerdir. Bu da Tevrat’a Horim şekliyle girmiştir. [Burada belirtelim ki, Filistin’e ilişkin bilgilerimizin birazını Tevrat’tan aktarmaktayız.] Sonra güneyden gelen Amurrular [Amaritler] sahneye çıkmışlardır. Amoni, Anakim, Avim, Edomi, Madyani, Moabi, Re-faim, Subaru… Bunlar ise daha sonra görülen kavimlerdir. Filistler, Ülke’ye geldiklerinden sonra Yahûdîler dışındakilerle tam anlamıyla karışıp-kaynaşmışlardır. Bugünlere böyle gelinmiştir.

Araplarla aynı ırktan Yahûdîlere gelince… Onlar, Tutankhamon veya II.Ramses zamanında, yâni Filistlerden önce başlarında Hz.Mûsa olduğu hâlde din kitaplarına kadar giren olay bir göçle, Kenan dedikleri bölgeye Mısır’dan geldiler. Burada, kimi buldularsa sa vaştılar ve kazandılar. Bundan sonra ilk İsrâil devletini kurdular. Saul [Tâlût] ilk kralları oldu. Davut, Süleyman gibi kral-peygamberler de hep burada egemen oldular. Süleyman’ın MÖ 930’lardaki ölümüyle Yahûdîler ikiye bölündüler. Ülke güneyinde, Yahuda adıyla ikinci bir krallık doğdu. İsrâil krallığı, MÖ 722’de Asur tarafından yıkılınca halkın bir kısmı bugünkü Kuzey Irak’a götürüldüler. Güneydeki Ya-huda krallığıysa, MÖ 586’da Bâbil tarafından çökertilerek, gene, halkın bir kısmı bugünkü Irak’ın güneyine götürüldüler. Ancak, bir sü-re sonra bunlar affa uğrayınca bir kısmı geriye, Ülke’lerine dönebildiler.

Filistin topraklarının istilâsı bunlardan ibâret kalmamış, aksine, Grekler, Hititler, Hurri-Mitanniler, Mısırlılar, Partlar, Persler, Makedonlar ve Selevkîler eliyle yeniden ve defâlarca istilâlar görülmüşlerdir. Bunlardan sonraki Romalılar Filistin’i aldıklarında, târih MÖ 63’ü göstermektedir. Roma’nın egemenlik döneminde,Yahûdîler ciddî boyutta olmak üzere üç defâ isyan çıkardılar. Bu isyanlar her defâsında şiddetle bastırılmış olsa da, Yahûdîler bundan yılmadılar. Romalılar ve Yahûdîler arasındaki en önemli sorun, farklı âdet, i-nanç ve ibâdetlerdi. Çok tanrılı Romalılar, Mûsevî-Yahûdîlere önceleri hayretle ve fakat gene de saygıyla bakıyorlardı. Ancak sonra du-rum değişmiş, Romalıların saygılı tavırları hakârete dönüşmüştü. Kendi ülkelerinde zâten Romanın tutsağı olan Yahûdîler, buna pek fazla katlanamadılar. Son çatışma öncesi, teslim olmaları istense de uymadılar. Bu defa Roma gazâba geldi. Roma’nın asker gücü kar-şısında, Yahûdîlerin kaynağını dinden alan moral güçleri vardı. Savaşı askerler kazandılar. Yahûdîler, bu yenilgiyi pahalıya ödeyecek-lerdi. Ülke’leri yağmalanıp-yakıldığı gibi, kendileri öldürüldüler veyâ kelimenin tam anlamıyla köle edildiler. Kimi pazarlarda satıldılar, kimiyse mâden veyâ taş ocaklarında çalıştırıldılar. Kimi de, Roma’daki sirklerde yaban hayvanların önüne sürüldüler. Kalanların çoğuy-sa, dünyânın dört bir yanına dağıldılar. Yahûdîler için, diyaspora denilen ikibin yıllık sürgün ve vatan özlemi böyle başladı.

Artık çok-az Yahûdînin kaldığı Filistin, Roma’nın MS 395’te bölünmesinden sonra Bizans dönemini yaşadı. İşte bu sırada, az ötedeki Mekke-Medîne çizgisinde İslâm doğmaktaydı. İslâm, daha önceki bölük-pörçük Arapları güçlü bir harç olarak bağlamıştı. Kendi içlerindeki birliği sağlayan Araplar, yanı-başlarındaki Filistin’e karşı ilgisiz kalamazlardı. Nitekim, Halîfe Ebûbekir zamanında hazırlanan bir Arap ordusu, MS 634’te Filistin’in batısında Bizanslılar’la [Doğu Romalılar’la] karşılaştı. Araplar savaşı kazanmakla temelli yerleşe-cekleri Bölge’ye ilk adımlarını da atmış oldular.Yahûdîler dışındaki Filistin halkı bu sırada Araplaştılar. Sonra da, Türk-Selçuklu ve Mısır [Türk-Kölemen] egemenlikleri görüldü. Filistin, Yavuz’un kazandığı 1516’daki Merci Dâbık savaşı ardından Osmanlıların eline geçti.

Araplaşıp onlarla entegre olan Filistler, Bölge’lerinde olaysız, sâkin ve silik yaşarlarken, dünyâya dağılmış Yahûdîler, büyük e-ziyet ve işkenceler görüyorlardı. Ancak, hiç-bir zaman özlerinden kopmamış, diyasporada dirsek temâsını kaybetmemişlerdi. Genellikle ticâret yapıyorlardı ve oldukça varlıklıydılar. Batı dünyâsında yaşayanlardan bazıları, değişik alanlarda büyük isimler olarak ortaya çık-mışlardı. Darwin, Einstein, Freud, Newton, Marks ve böyle daha niceleri Yahûdî’ydiler. Onlara artık bir vatan gerekliydi; böyle düşün-müştüler. Avusturyalı Theodor Herzl başa geçti. Filistin niçin bu vatan olmasındı?.. Burası Tanrı tarafından zâten onlara vaat edilmemiş miydi!?. Filistin’i sâhibi Osmanlı’dan satın almak istediler. Osmanlı’nın borçlarını da üstleniyorlardı. Ancak, II. Abdülhamit buna râzı ol- madı. Fakat, Yahûdîler’in Filistin’e dönmelerine de izin veriyordu. Böylece, ondokuzuncu yüzyıl sonlarında göç başladı. Filistin’deki nü-fusları yıldan-yıla artıyordu. Bu arada, Arap-Yahûdî çekişmesi hortlamış, yerli halk huzursuz olmuştu. Herşeye rağmen, 1947-8’de yeni İsrâil devleti kuruldu. Başta Filistler olmak üzere, Arap dünyâsı bunu kabûl etmedi; savaş patladı. Yahûdîler kazandılar ve güçlendiler. Sonraki her savaşı kazançla bitirdiler. Hem güçlendiler, hem yayıldılar. Hâlâ da yayılmaktalar.

Güçsüz ve çâresiz Filistler, Yahûdî göçüne izin verdik ve İsrâil’in kurulmasına zemin hazırladık diye, biz Türkler’e kızıyorlar! Ne yapacaklarını bilemez bir hâlde ona-buna sataşıyor, saldırıyorlar. Arada bir terör estirip, intihar filân ediyorlar. ABD’deki dehşet ola-yından sonra, sokaklara dökülüp dillerini çıkarıyor, sevinç çığlıkları atıyorlar! Ama hep yeniliyorlar. İnsanın içi burkuluyor. “Bütün bun-ların yerine, keşki siz de aklınızı kullansaydınız! Çalışarak, okuyarak, düşünerek adam olsaydınız!..” diyesi geliyor.