2005’teki Dış ve Güvenlik Politikasına Bir Bakış

Paylaş

2005’teki dış ve güvenlik politikası çok heyecanlı, çalkantılı, genelde çok ilginç bir yıl geçirdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir dizi yurt dışı uzak mesafeli ziyaret yaptı ve dünyanın her köşesine ulaşmaya çalıştı. Hiç şüphesiz, 2004’ün büyük kararları bunu gerçekleştirmesine katkıda bulundu. Geçen aralıkta Brüksel zirvesinde Türkiye’ye yeni bir statü kazandıran karar verildi ve Türkiye daha istikrarlı ve güvenilir bir ülke görüntüsü verdi. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri de Türkiye’nin AB ile müzakere eden bir ülke olma statüsünü kazandığı 3 ekimden sonra yeni bir döneme girdi. O günden bu yana sonuç bir çok sorun varlığını sürdürmesine ve yenileri ortaya çıkmasına rağmen Türkiye’nin giderek AB’ye daha yakınlaşması ve AB mekanizmasının bir parçası olmasıdır. Ancak, Türkiye şu anda kendine daha fazla güvenmektedir ve AB’nin Türkiye’nin iç reform sürecine ve değişimlere müdahalesi şimdi daha güçlü ancak daha hoş ve daha dikkatlidir. Brüksel için de Türkiye ile müzakerelere başlama kararı büyük bir karardır, AB birçok ülkeden ve kurumdan bir dizi işaret almıştır. Sonuçta, AB 3 ekimde Avusturya’nın endişelerini gidermeyi başarmıştır ve beklendiği gibi müzakereler başlamıştır. AB’nin büyük kararı kendi çıkarınadır ve bu Türkiye’yi gerek bölgesel gerekse küresel politikada daha güçlü kılmıştır. 2005 aynı zamanda Türkiye-AB ilişkileri için de bir zirve noktasıdır ve kurumsal bütünleşmede faydalı adımlar atılmıştır.

AB’nin yanı sıra, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri 2003’te Türkiye, ABD Irak’ı işgal ettiğinde ABD’nin yanında yer almayı reddettiği zaman yaşanan hayal kırıklığında sonra nispi bir gelişme gösterdi. Son haftalarda ABD’nin “geçmişi unutma ve geleceğe bakma” politikası uygulandı ve Türkiye ABD ile çok güçlü bir şekilde işbirliği yaptı. Üst dizey FBI ve CIA görevlilerinin ziyaretleri ve ABD’nin Ankara büyükelçisinin uzun zamandır beklenen atamasının gerçekleşmesi ilişkileri hızlandırdı ve şu anda Türkiye-ABD ilişkileri doğru yoldadır. Tabi ki, her iki taraf da PKK ile mücadelenin kendi çıkarlarına olduğu konusunda hem fikirdir. Ancak, bu, PKK tehdidinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam aksine, bu böyle kalacaktır. Fakat Iraklı Kürtler desteklenecektir. Bu durumda, Mesud Barzani ve Celal Talabani şu anda hapiste olan Abdullah Öcalan’a göre daha iyi siyasi oyunculardır. Türkiye için Güneydoğu Anadolu’da terörist faaliyetlerin artması en büyük sorundur ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için en zor iç siyasi meseledir. Erdoğan’ın Diyarbakır ziyareti büyük bir fiyaskoydu ve kimlik üzerine bulunduğu siyasi beyanları milliyetçi güçlerin yoğun bir şekilde faydalandığı büyük bir iç tartışma yaratmıştır. Milliyetçiliğin yükselişi bu yılın diğer bir ilginç gelişmesidir ve bunun gelecek seçimler üzerinde bazı etkileri olacaktır.

Sadece Kürt meselesi ve Irak’taki gelişmeler Türkiye’yi daha güçlü bir oyuncu yapmamıştır aynı zamanda Suriye ve İran da Türkiye-ABD yakınlaşmasının gerisindeki diğer bir nedendir. Hem Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye ziyaretleri önemlidir ve ABD bunu Türkiye ile daha fazla yakınlaşmak için bir fırsat olarak görmüştür. Aslında, Türkiye-Suriye ilişkileri Suriye’nin Lübnan’dan çekilişinin gölgesinde gelişmiştir ve birçok çözülmemiş siyasi cinayet geride bırakılmıştır. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikası aslında çok cesurdur ve Türk hükümeti bazı riskler almaktadır. Suriye devlet başkanı Beşar Esad da Türkiye’yi ziyaret etmiştir ve iki ülke arasında iyi ilişkiler vardır.

Ancak, Türkiye-İsrail ilişkileri çok ilginç bir safhaya doğru gitmektedir. Hem Türk başbakanı hem de İsrail başbakanı Şaron çok pragmatik bir bölgesel politikaya karar vermiştir ve her iki taraf da diğer ülkelere işaret verecek her fırsatı kullanmaktadır. Türkiye ve İsrail arasında stratejik bir ortaklık yoktur ancak Orta Doğu’da “stratejik çıkar” vardır. Bu nedenle Türkiye de İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın son haftalarda bulunduğu beyanlardan endişe duymaktadır. Türkiye’nin bölgede enerji üretimi ve istikrarı ile ilgili olarak İran ile “stratejik çıkarları” vardır ancak İran’ın nükleer programı Türkiye’de de ilginç bir tartışma yaratmıştır. Bugüne kadar Türk hükümeti İran’ı rahatsız edecek bir beyanda bulunmaktan kaçınmıştır. Bunun ne kadar süreceği açık bir sorudur. İran ve İsrail sözlü saldırılara devam etmektedir ancak askeri bir hareket yoktur. Her iki taraf da bunun ne anlama geldiğini bilmektedir. Tabi ki, İran’ın beyanları Batı dünyasında bazı siyasi çalkantılar yaratmıştır ancak ne kadar ilginç ki büyük adımlar atılmamıştır. Bu, hiç kimsenin İran ile herhangi bir çatışmaya veya genelde Orta Doğu’da herhangi bir çatışmaya ilgi duymadığını göstermektedir. Irak herkes için fazlasıyla yeterli olmuştur.

Türkiye’nin Rusya ve Avrasya’ya yönelik politikasından da bahsetmek gerekir. Rusya, Türkiye için büyük bir iktisadi ortaktır ve Rusya Devlet Başkanı Putin ve Başbakan Erdoğan birbirlerini çok iyi anlamaktadır. Mavi Akım Projesi 17 Kasımda gerçekleşmiştir ve Rusya, 3 Ekimde müzakerelere başlamanın hem Rusya’nın hem de AB’nin çıkarına olduğunu Avrupalıların bilmesini sağladıktan sonra Türkiye AB ile müzakerelere başlamak için güçlü bir destek kazanmıştır. 2005 aynı zamanda Avrasya’daki bazı devrimlerin yılı olmuştur ve Türkiye bu devrimleri ve demokratik hareketleri desteklemiştir. Bundan dolayı, Türkiye ve Orta Asya Cumhuriyetleri arasındaki ilişkiler daha iyidir. Belki de gelecek yıl daha yakın ilişkiler beklenmektedir.

Başbakan Erdoğan bu yıl gerçek bir “modern Marko Polo” olmuştur ve Erdoğan aslında her olası ortağa onunla görüşmek ve ilişkileri geliştirmek için ulaşmaya çalışan bir devlet adamı görüntüsü vermektedir. Bu çerçevede İslam Konferansı Örgütü Türk dış politikası amaçları için kullanılabilecek iyi bir araç görevi görebilmektedir. Türkiye çok yönlü görevleri ve sorumluluklarıyla eşsiz bir ülkedir.

Başbakanın dış politika konusundaki başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile son zamanlarda yapılan bir televizyon röportajında Davutoğlu, 2006 ve 2007 yıllarının Afrika ve Latin Amerika yılları olacağını söylemiştir. Türkiye, sağlam ama bir o kadar da aşırı bir genişleme gösteren birçok dış politika isteklerine sahiptir. Davutoğlu “stratejik derinlik” kavramının mimarıdır ancak o da aşırı bir genişleme göstermiş görüntüsü vermektir. Türk başbakanı bugüne kadar Davutoğlu’nun görüşlerinde çok fazla etkilenmektedir. Her şeyi hesaba katarak diyebiliriz ki 2005, dış ve güvenlik politikasında “başarılı ve aktif bir yıl” olmuştur.